18 Aralık 2012 Salı

Kafatasım ve İçindekiler: -2-

Gözyaşım telefonun ekranına damlamıştı.
Büyüteç görevi görüyordu ve ben yüzünün fotoğrafını yansıtan ışıkların altındaki teknolojiyi görebiliyordum.
"Böyle gidemez" dediğimizden beri teknoloji hayatımın içine tahmin ettiğimden daha fazla dahil olmuştu.
Dokunacak bir şeyim yoktu artık senden kalan ve ben sanal verilerle uyuyordum; onları dinliyordum, onları izliyordum.

Her şeyi bir kenara koymuştum ve kendi kendimle bir şekilde başetmeye çalışıyordum.
Her şeyi bir kenara koymuştum ve hissettiklerime güveniyordum.
Her şeyi bir kenara koymuştum ve ne istiyorsam onu yaşamaya çabalıyordum.

Çünkü birgün hepsinin biteceğinden emindim, elimde olsa bitmesin isterdim.
Ama bir sabah uyanacaktım ve hiçbir şey hissetmeyecektim, fotoğraflarına heyecanlanmayacaktım, mesajlarını okumak istemeyecektim, aramayacaktım, anlatmak istemeyecektim, merak etmeyecektim.

Öyle de oldu.
"Keşke seni daha fazla yaşasaydım."

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kafatasım ve İçindekiler

Çok uzun süredir yazmayışımın, içimde cümleler değil boşluklar biriktirdiğini farkettiğim anlardan birini yaşıyorum.
Kafamda beliren cümlelerin hikayeleştiği zamanları arkamda bırakıp, kafamda yanıp sönen kelimelerin ışıklarının dev karanlıklarda kaybolduğunu görüyorum.

Artık acı çekmiyorum.
Sadece neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorum;
"Sorun yok, her şey oldukça iyi. Peki nerede eksiklik?"

Hiçbir şey hissedememenin kötü hissettmekten daha iyi olduğu kanısından biraz önce vageçtim.
Hissedememek, çok uzak bir yükseklikten kendini aşağı bırakmak gibi.
Çok uzun bir süre yere düşüyorsun, canın yanmıyor belki, biraz da özgür olduğunu sanıyorsun.
Ama bir an gelecek ve yere çakılacaksın, kemiklerin birbirine geçecek, nefesin kesilecek ve yine başa döneceksin; biliyorsun.

Şimdi, sadece kendimi oyalıyorum.
Şimdi, sakinleşmeye çalışıyorum.
Şimdi; en baştan yaratılmak için bekliyorum.
Yere çakılacağım elbet, biliyorum.


9 Ekim 2012 Salı

Kendime Not: -2-

Müzik

İnsanların sadece tek hakları vardır.
İkinci şans, henüz kendinin bile farkında olmayan küçük aptalların yalanıdır.
Hakkını kaybedenleri, affetme!
"Benim bu yalanlara karnım tok."

Gecenin bu yarısı, sana bunları her kim hissettiriyorsa, ondan gitmek zorundasın.
Gidersen, söz veriyorum bir daha böyle hissetmeyeceğiz.
İlk önce karşımıza çıkmaya bile cesaret edemeyenlerden başlayalım.

Biz hep böyleydik!
Bazı geceler uyumazdık da rüyalarımızdan vazgeçerdik; insanlardan giderdik.
Ertesi sabahları bu bazı gecelerin, başka yollar yürürdük.
Aynı gökyüzünü izlerdik belki ama farklı bulutlar sayardık.

Biz hep böyleydik!
Belki biraz ağlardık.
Ama oturup beklemezdik.
Hep yürürdük.
Tanrı dizlerimize kuvvet versin.

Biz hep böyleydik!
Vazgeçebilmeyi ezberlemiştik.
"Başka bir zaman, başka bir yer, başka bir insan" diyebilmeyi öğrenmiştik.
Bu gece kimden vazgeçiyoruz?

Biri vardı.
Birileri her zaman vardı.
Ama o bir başka vardı işte.
Tamam belki sana dokunmaya henüz cesaret edememiş olabilirdi, ama teni çok güzeldi.
Çok büyük konuşuyordu.
Saçma iddialarda bulunuyordu.
Gerçekleştiremeyeceği sözler veriyordu.
Çok içiyordu.
Hiç sarhoş olmuyordu.
Çok küçüktü, daha büyümemişti.
Hissettiği şeyin sevgi olduğuna inanıyordu.
Halbuki sadece farkedildiğini hissetirecek birilerine ihtiyaç duyuyordu.
Ve karşısına sen çıkmıştın.
Sen de o "Tam ihtiyacım olan anda geldin işte!" diye başlayan aptal hikayelerin bir parçası olmuştun bu kez.
Bu gece, vazgeçiyoruz!

"Artık hakkında tek bir satır bile yazmayacağım.
O'nu asla affetmeyeceğim.
İçimde büyüyen tek şey öfke olacak!"

Sen yalnız karıncasın.
Dünya'nın en küçük ve güçlü yaratığısın.
Ben senin gözyaşınım.
Beni sen yarattın.

Sen yalnız karıncasın.
Kimse seni yalnız bırakmazdı; güçleri yetmezdi.
Göğsünü gere gere bunu sen seçtin.
Ben senin gözyaşınım.
Beni yeşile boyadın.

Sen yalnız karıncasın.
Dokunarak iletişim kurarsın.
Ben senin gözyaşınım.
En az senin kadar sıcağım, en fazla senin kadar soğuk.

Sen yalnız karıncasın.
Ben senin gözyaşınım.
Sen hep yürüyeceksin.
Ben hiç ağlamayacağım.
Mutlu olmayacağız.
Ama bu gece nefis bir uyku çekeceğiz!

Bu da "Kendime Not: -1-"

30 Eylül 2012 Pazar

Gökdelen

Kendime gökdelenler inşa ettim, bilmezler.
Özleyebilmenin, göğüs kafesini parçalamasına izin vermeyenler bilmez.
"Ben sadece izlerim, o gitsin/gezsin/yazsın/yürüsün." cümlesini kurabildikten sonra rahat nefes alanlar bilir.

Kendime gökdelenler inşa ettim, aslında sadece ben bilirim.
Tepelerine çıkıp, özlediklerimi izledim.
"Seni özledim" diye ağladım; sonra burnumu çektim.

Kendime gökdelenler inşa ettim, sadece bulutları sayabilenler görebilir beni.
Başını asfalttan kaldırmayanlara dualar ettim.
Ayaklarının altına yıldızlar yağdırdım uzaylardan.

Kendime gökdelenler inşa ettim.
Sadece sen bilirsin.
Kuşlara dokunmuştuk.
Rüzgar dudaklarımızı kurutmuştu.

Sorsan, aşık da değilim sana.
Sorsalar, en çok seni korurum/kollarım.
Benden de büyüktün, beni de büyütebilirdin halbuki.
Benden çok güzel sevgili olmazdı.
Benden çok yakın arkadaş olmazdı.
Benden öğrenmeye aç kız çocuğu olurdu.
Ağzından çıkan kelimeleri ezberlerdim.

Kendime gökdelenler inşa ettim.
Rüzgara göğüs gerdim.
Gözyaşlarımı kuruttum.
Saçlarımı kestim.
Hiç yalan söylemedim.
Şarkılar söyledim.
Masallar anlattım.
Seni çok izledim.
Seni çok özledim.

19 Eylül 2012 Çarşamba

benim küçük bedenim/başetmeye kalktığım koca kız

Sonbaharın nihayet geldiğini, sıcak bir günün akşamı pencerelerimi kırmak istercesine gürleyen gök gürültüsüyle anlıyorum.
Sonbahar geldi ve ben küçük bedenimi özledim.

Gök gürültüsünü gece duyunca, soluğu anne-babasının yatağının ortasında alan bir çocuk olmadım hiç.
Sonbahar sabahları, yağmur habercisi kırlangıçların şarkılarını duyunca gökyüzüne daha yakın olabilmek için apartmanımızın yangın merdiveninin en tepesine tırmanan bir çocuk oldum hep.
Bahçemizin yağmur suyuyla çamurlaşmış toprağıyla "parmağımı en dibe batırmaca" oynayıp, tırnaklarımın arasını toprakla dolduran bir çocuk oldum.
Girintili çıkıntılı asfalt sokağımızın yağmur suyuyla dolmuş çukurlarına tekmeler savurup, dizlerine kadar ıslanan bir çocuk oldum.
Yağmurun tadını merak ettiğimden, saatlerce yüzü gökyüzüne dönük ağzı açık bekleyen bir çocuk oldum.
Ve en sonunda, annesinin ismini söyleyen yüksek sesi bütün sokağı kapladığında, kulaklarına kadar suyla dolmuş bir şekilde umutsuzca eve dönen toprak kokulu bir çocuk oldum.

Artık, yere düşen ilk damlayla kendini sokağa atan çocuk değilim.
Şimdi koca bir kızla başetmeye çalışıyorum;
yağmur yağdığında,
kendini sokaklara atan değil, balkonuna attığı bir taburenin üzerinde oturup ıslanmakla yetinen bir kızla,
oyunlar oynamaktan vazgeçeli yıllar olmuş bir kızla,
her şeyin tadından bıkmış bir kızla.
Şimdi, koca bir kızla başetmeye çalışıyorum.
Yağmur yağdığında gözlerini gökyüzüne dikip, çocukluğuna şarkılar söyleyen bir kızla.

Üstesinden gelemiyorum.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Mesafeler ve Ardındakiler

Birçoklarının "kendini kandırmak" dediği, kilometrelerce ötedekileri izliyorum şimdi.
Aranda şehirler vardır ama.
Buradaki hisler daha gerçektir, çünkü parmak uçlarınla dokunamazsın.
Kelimelerle oynamak zorundasın, beyinlerin içine girmen gerek etkilemen için;
dekolteler işlemez, güneş gözlüklerinin güzelliği sökmez, giyim tarzın yemez.
İlla çok süslü konuşacaksın.
Gördüğün zaman kalbinin göğüs kafesini yırtmasından vazgeçeceksin bir kere.
Belki asla göremeyeceğin insanları seveceksin.
Duymakla yetineceksin.
Ses tonlarını ezberleyeceksin.
Hikayeler dinleyeceksin.
Masallar anlatacaksın.
Olmak istediğin gibi olacaksın.
Mesafelerle savaşacaksın.

Ya da hiçbirini yapmayacaksın.
Zaten gidemeyen bir insansan, bekle geçsin.
Zaten çok uzaktaydı.
Zaten dokunamayacaktın.
"Şuan seninle sevişmeyi en çok hak eden insan benim."
Zaten o kadar mesafeyi sen bile aşamazdın;
dünyanı sırtçantana sığdırmaya çalışıp, öylece çekip gidemezdin.
Burada bir düzenin vardı.
Tamam düzen kurulurdu.
Ama arkanda bırakmaman gereken insanlar vardır.
Onları bir kere kaybedersen, asla geri kazanamazdın.
Sen gidemezdin.
En iyisini yaptın; tükenip bitmesini bekleyerek.
"Seni görmeden öleceğim."
"Emin misin?"
"Beni görmeden öleceksin."

9 Eylül 2012 Pazar

"İsmini çok uzatmamışlar, tenine altın karıştırmışlar."

Buraya romantik bir şarkı koyabilmek için nelerimi vermezdim.

"Bu şarkılar için, çok teşekkür ederim."
"Veda gibi oldu bu."

Bir kere, hayatıma veda etmek istemeyeceğim bir adam girdi.
Ve her şey altüst oldu.
Veda etmeyi bilmediğimden bahsetmek istemiyorum.

Oysaki, sadece müzik dinliyorduk.
Ki, bir sabah uyanıp bir uçak bileti alırsan, yaklaşık bir saatte varabileceğim bir şehirde yaşıyordu.
Olsun, hisler miller aşabilir.
Ben çok güçlü hissederim.

Siktiğim hayatım, böyle işte.
Görmek dahi istemediğim insanlarla, aynı dört duvarlarda solurken,
Arkasından, "Bu adam göğsümde uyusun, lütfen" diye dualar ettiğim insanların, bana miras bıraktıkları uzaklıklarla uğraşıyorum.

Ben Anadolu'nun ortasında, bu kuru şehirde, karanlıktan korkuyorum; sen arka sokakları deniz kokan şehirde uyumak istiyorsun.
Yarın erken kalkman ve derse yetişmen gerektiğini sanıyorsan, ben söyleyeyim, artık gerekmiyor.
Ben sana her şeyi öğreteceğim.
İlk önce güvenden başlayacağız, sonra birgün veda edebilmek gerekirse nasıl dik durulması gerektiğinden.
Matematik yapmasan da olur, vallahi.
Sen ilk önce çok fazla içmeden de cesaretini toplayabilmeyi öğren.

Aşık olma hakkımı kaybettim, özür dilerim.
Bir hak daha verilseydi, o sen ol, isteyebilirdim.
Emin değilim.
Kendime aşık olmak gibi olurdu, olabilirdi, oladabilirdi.

(şuan eve dönmen için yalvarıyorum.
sanki ben açacağım kapını.
hala uzaktayız, asla yaklaşamayacağız.
biliyorum.)

İsmini çok uzatmamışlar, tenine altın karıştırmışlar.
Sevilmeye aç bırakmışlar.
Farklı şarkılarda kendini bulmaya muhtaç etmişler.
Bazen terketmişler, ama canını kesin çok yakmışlar.
Belki öpmüşler, kesin öpmüşler, ama onu hiç gerçekten istememişler.
Arkalarına bakmamışlar.
Ve çekip gitmişler.

Şimdi aynı anda birçok şeyle uğraşıyorum.
Şuan, çok yorgunum.
Hayal kurarsam geçeceğini iddia ediyorsun.
Ben, arkamı dönmüyorum.
Yüzümüze bulut yağsın mı?
Rüyanda da görürsün.
Zaten, ancak rüyanda görürsün.

"Sen bu yazıyı okuyorken, ben çok uzaklarda olacağım" klişesinin canını okuyalım.
Eğer bu yazıyı okuyorsan, ben birkaç dakika önce ölmüşüm demektir.
Zaten bugün olmazsa, yarın ölecektim.
Endişelenme.
Herkes, birgün, öyle derin uyuyacaktı işte.

09/09/2012 00:45

5 Eylül 2012 Çarşamba

"Ondan sonra ağlatabilen ilk insan" -2-

Sana şarkılar söyledim.

Merhaba.
Saat gecenin 02.22'si ve ben sana bunları kara yoluyla altı saat uzaklıktan yazıyorum.

Bu gece sana, neleri nasıl değiştirdiğini anlatacağım.
Bu gece, aramızda aşka dair hiçbir şey olmasa bile, birgün yeniden seveceksem bunun sen olmasını istediğim için senden nasıl da vazgeçemediğimi anlatacağım.
Güven kelimesinin içini birlikte nasıl doldurduğumuzu anlatacağım.
Kilometrelerce öteden bana nasıl sahip çıktığını anlatacağım.
Seni sinirden delirtecek kadar aptal ve önemli olduğumu anlatacağım.
Yaşadığın her duygu patlamasında ellerin titreyerek telefona sarıldığını ve aradığın ilk kişinin ben olduğumu anlatacağım.
Gitmeni istediğimde gururuna yenik düşemediğini anlatacağım.
Adımlarını saydığımı da anlatacağım, kaç adım saydığımı da, sonra sayamayacak kadar uzaklaştığını da.
Aradan hatırlamayacak kadar uzun süre geçtiğinde bile, bulutlara baktığında beni hatırladığını, koşarak geldiğini anlatacağım.
Birgece "en ihtiyaç duyulan" gecelerimden birini yaşarken, ki sadece birkaç semt ötendeyken, beni yanıbaşından nasıl kovaladığını anlatacağım.
Gidemediğimi, sadece arkamı dönebildiğimi anlatacağım.

Bu gece, sonra bir daha o kadar güçlü hissetmediğimi anlatacağım.
Bu gece, ne kadar uzakta olursan ol, hala sana sığındığımı anlatacağım.

Bu gece, her şeye rağmen önce kendimi, sonra seni affettiğimi anlatacağım.
Sen, O'ndan sonra ağlatabilen ilk insansın zira, affedilmeyi en çok sen hakediyorsun.

Bunları anlayacak kadar büyüyebilmiş olmanı isterdim.
Seni kendim kadar büyütebilmek isterdim.

Şimdi sadece susuyoruz.

21 Ağustos 2012 Salı

Bir Hikaye Anlatıyorum: -5- "Son"

Elimdeki dev şişenin içindeki renkli sıvıyı apartmanın trabzanlarına çarpa çarpa eve doğru çıktım.
Saat gecenin çok geciydi.
Birazdan gerçekleşecek felakete karşı, birileri hazırlıklı olsun, gürültüyle uyansınlar istiyordum.

Kapıyı açtıktan sonra, ilk önce önemli olacağını düşündüğüm birkaç eşyayı bulduğum en fonksiyonel sırt çantasına doldurdum.
Telefon, laptop, şarj aletleri, müzik çalar, kimlik, pasaport, ehliyet, biriktirdiğim biraz para, bir pantolon, bir t-shirt, bir ayakkabı, birer adet iç çamaşırı.
Yeter.

"Bu gece, o gece.
Artık veda ediyorum.
Yarın, gözlerimi başka bir tavana açacağım."

Son kez dolaştım evimi.
Sonra elimi yüzümü yıkadım.
Ağzıma naneli bir sakız attım.
Çantamı sırtıma aldım.
Sonra, elimdeki renkli sıvıyı yatak odamızdan başlayarak, salona, mutfağa, diğer odalara, en son da koridora sakince döktüm.
Cebimdeki henüz aldığım kibriti çaktım, ve elimden bıraktım.



RİYAZ GAZETESİ
Dedeler Sokağındaki Yangın: 1 ev kül oldu, ölü ya da yaralı yok.


Dün gece saat 02.30 civarı Dedeler Sokağı'ndaki bir apartmanın en üst katındaki evde yangın çıktı. Yangının sebebinin yanıcı bir sıvı sebebiyle başladığını belirleyen yetkililer, yangının bilinçli bir şekilde çıkarıldığını da vurguladılar. Yangının başlamasından tahmini birkaç dakika sonra Dedeler Sokağı'nın hemen yakınındaki ankesörlü bir telefondan isimsiz bir ihbar üzerine olay yerine gelen itfaiye, yangın diğer apartmanlara sıçramadan engelledi. Can kaybı yaşanmadı. Lakin, ev sahibine ulaşılamadı. Apartman sakinleri dairenin çok uzun süredir boş olduğunu düşündüklerini söyledi.

Riyaz, 2001.



[hakan'a tekrar devasa teşekkürler. O da burada]

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir Hikaye Anlatıyorum: -4-

Bu, evden çıkmadığım, filmler izleyip, şarkılar ezberleyip, sayfalar biriktirdiğim yaklaşık 1.5 aylık süre içinde o kadar çok düşündüm/ağladım/uyumadım ki, artık geriye düşünecek/ağlayacak hiçbir şeyim kalmadı. Sadece "uyunacak uykularım" ve "görülecek rüyalarım" var.

Her şeyi bir anda tüketebilen ben, onca yıllık birlikteliğimizi, yıldızlar kadar çok anımızı, odamızı, yatağımızı, duvarlarımızı ve en nihayetinde seni, ancak bu kadar sürede tüketebildim.
Tanrı beni affetsin.

Şimdi, çok uzun süredir sadece "iç çamaşırlar/çoraplar/sadece evde giyilebilen kıyafetler" kısmını kullandığım dolabımın açık duran dev kapaklarının karşısında duruyorum.
"Hava nasıl acaba?"
Yağmurlu görünüyor.
Eylül ayındayız. 
Bir kot ve bir t-shirt beni idare eder.
"Müzik çalarımı unutmamalıyım."

Uzun koridorlu evimiz. Artık sadece bana ait olan evimiz.
Vestiyere yürüdüm.
Tanrım, o kadar uzun süredir ayakkabı giyinmiyorum ki.

Tam çıkmadan önce vestiyerde sallanan siyah sweatshirtü de geçirdim üzerime.
Siyah, kapşonlu. 

Merdivenleri sekerek indim.
Apartmanımızın büyük mavi kapısı.
Ve ardı, uzunca bir süredir sadece pencereden izlediğim sokak.
Dev ağaçları olan.
Yağmur yağdığında en güzel kokan.

Şimdi, suratıma çiseleyen bulutların yağmur damlaları düşüyor.
Burnuma gelen ağaç ve toprak kokusu, bu evi neden tuttuğumuzu kanıtlıyor gibi.
"Yağmur yağarken camı açabilmek için!"

Yürümek.
"Ben yokken, ne kadar değiştin sokak?"
Köşedeki büfe, yolun karşısında keman çalan sokak sanatçısı, duvar dibinde kitap satan örgütlü genç.
Her şey yerli yerinde.
"Beni mi bekliyordunuz?"

Adımlarımı hızlandırıyorum.
Yağmur da benimle birlikte hızlanıyor.
Kapşonumu asla örtmeyeceğim; yağmura haksızlık.
Hem zaten, kulağımda bu parça varken, sonsuza kadar yürüyebilirim.

Kalabalık sokaklardan birine dalıyorum.
Hala insanların yüzüne bakamıyorum.
Onun yerine, ayakkabımın burnunun katettiği mesafeyi hesaplamaya çalışıyorum.
Çünkü yalnızlar böyledir.
O sırada, bir teknoloji mağazasının önünden geçiyorum, gözüm vitrine takılıyor.
Dev televizyonlar koymuşlar.
Ve haberlerde hala insanlar birbirlerini öldürüyor.
"Asla değişmeyeceksiniz, değil mi insanlar?"

Kan kokusunu seviyor bazıları.
Öldürürken hiç acımıyorlar.
Sadece acıtıyorlar.
"Evden çıkmayarak kendine eziyet ediyorsun!" diye her fırsatta suratıma haykıranların, etraflarında olup bitenlere, ölen insanlara, acı çeken yaratıklara nasıl da bu kadar kayıtsız kaldığını anlayamıyorum.
Kan kokusunu seviyor bazıları.
Kendi kanlarında boğulsunlar, umurumda değil.
Ben sadece yürüyeceğim.

Yürümekten o kadar yoruldum ki, "Şu banka uzansam ya şimdi?"
Eve gitme fikri çok uzak şuan.
Saat gecenin bir yarısı.
Sokağın sonundaki marketin ışıkları hala yanıyor.
"Bu gece o gece mi? Yapacak mısın?"

Kafama koyduğumu yapmazsam, kendi kendimi yiyip bitireceğim.
Yarın yeni bir tavana gözlerimi açacağım, kaldığım yerden devam etmeliyim.
Edebilmeliyim.

10 Ağustos 2012 Cuma

Bir Hikaye Anlatıyorum: -3-

Elim kapıyı itekler gibi oldu.
"Hayır korkmuyorum."

Kapıyı açtıktan sonra aldığım ilk nefeste, ciğerlerime oksijen değil toz doldu sanırım.
Çok uzun süredir kullanmıyordum burayı işte, ne kadar süredir? Suratına "Git!" diye kapıları çarptığımdan beri.
Sonra, yavaş yavaş tozlar yüzünden girdiğim öksürük krizinden çıktım.
Şimdi daha rahat nefes alıyorum.
Tanrım!
İşte burası evimizin banyolu tek odasıydı.
İşte bu bizim yatağımızdı.
Bizim dolaplarımız.
Bizim avizemiz, duvarlarımız.

Şimdi, ağaçlardan güneşin yere düşmediği bu sokağa ilk girişimizi hatırlıyorum.
Artık birlikte uyanmanın vakti gelmişti, artık kabuslarımdan kanter içinde uyandığımda gördüğüm ilk yüzün seninki olması vakti gelmişti, artık göğsümde uyuya kalmanın vakti gelmişti.
Ev arıyorduk ya.
O an sen, kira fiyatlarının ne kadar yüksek olabileceğinden bahsediyordun, bense çocuklarımızın bu sokakta ne güzel saklanbaç oynayabileceğini hayal ediyordum.
Ben hep böyleydim işte, önüme bakmazdım da, gökyüzündeki bulutları sayardım, düşerdim.
Gözlerimi hep bilmem kaç adım sonrasına dikmiştim, gerçekçi değildim, uçarıydım işte, hayallerimi kurup gerçekleri kaçırıyordum.

Bu güzel binanın, en üst katının, hiçbir yeri görmeyen manzaralı evinin, banyolu tek odasından içeri girince anlatmaya başlamıştın;
"Yatağımızı buraya koyarız, şuraya yeni aldığımız dolabı koyarız. Camın önüne o beğendiğin kırmızı puflardan sipariş ettirdim, birkaç güne gelir, onları yerleştiririz."
"Tamam da, bu oda çok küçük değil mi?"
"Ne kadar küçük, o kadar yakın."
Sonra hemen evi tuttuk.

Bir iki hafta içinde düzenimiz oturmuştu.
Bazen ineceğim durağı kaçırıyordum, o kadar.
Onun dışında her şey, neredeyse mükemmeldi.
Alt kattaki teyze mavi gözlüydü, üst komşumuzun minik kızı Aslı'nın saçları sarı ve kıvırcıktı, ayrıca kucağında uyumaya bayılıyordu, yan komşu Mehmet amcanın yanakları kırmızydı.İlk gecemizde bize yemek getirmişti.
Bazen Aslı'yı bize kaçırıyorduk, o, içten minik kahkahalarını atarken, sen "Yapsak mı bundan bir tane?" diye durmadan beni rahatsız ediyordun.

Şimdi, hepsinden ve her şeyden çok uzağım.
Hiçbirinin yüzünü görmek dahi istemiyorum.

Dev bir çöp poşeti aldım içeriden, sonra banyomuza daldım.
Kalan bütün parfüm şişelerimizi, yaklaşıp bir deste diş fırçamızı, temizlik mazemelerini, şampuanları hatta havluları attım içine.
Odadaki camları açtım.
Burası sen kokuyor, ve benim göğüs kafesim ağrıyor.
Bu odanın derhal havalanması lazım.

Odadan çıktım.
"Gayet iyi gidiyorsun!" diye bol bol cesaret sözleri tekrarladım kendime.
Gayet iyi gidiyorum.
Bugün bu odayla birlikte, anılarımızdan, ortak yaşam alanımızdan, kokundan, senden son kalanlardan ve senden kurtuldum.

Bunların hepsinin çöpe gitmesi lazım.
Dışarı çıktığımda atarım.

Sanırım artık sana veda ediyorum.

7 Ağustos 2012 Salı

Bir Hikaye Anlatıyorum: -2-

Geçireceğim günün biraz değişik olmasını dileyerek uyandım sabah.
Zaten sabah uyuyup, sabah uyanıyordum. Gecelerim düşünerek, okuyarak, dinleyerek, izleyerek ve bol bol yazarak geçiyordu. 
Uyumadan önce açık kalmış pencerem, biraz boynum ağrıyor.
Uyumadan önce dışarı çıkmaya karar vermiştim.
Acelesi yok, önce biraz temizlik yapayım.
Salonum; yaşama alanım, tam anlamıyla bomba düşmüş gibi.
Giyip giyip çıkardığım kıyafetler, karalayıp karalayıp sağa sola savuşturduğum kağıtlar, su şişeleri, kirli tabaklar, tozlanmış dev televizyon, şarkı bitmiş laptop, yığınla film, dağlar kadar kitap, ayakkabılarım bile burda. Tanrım!
Temizlik şart.
"Acıyı uyanık çekmek" uğruna kahveyi bile bıraktığımdan beri, kanepeden bozma yatağımın altında biriktirdiğim su şişelerini temizlemekle başlamaya karar verdim işe.
Sonra kıyafetler katlandı, sonra karalama kağıtları tarihlerine göre düzenlenip kaldırıldı.
Kitaplar raflarına, filmler televizyonun altındaki dolabın çekmecesine, ayakkabılar vestiyere.
Biraz toz aldım, biraz yerleri sildim, camı hiç kapatmadım.
Bugün odamıza da gireceğim.

Şimdi; salonun bütün işleri halledildiğine göre.
Tamam, sakinim, altı üstü 1.5 aydır kapısını açmadığım bir oda.
Altı üstü en son birlikte uzandığımız bir yatak.
Tamam en son birlikte kullandığımız bir banyo, duşa kabin, lavabo.
Tamam orada hala senin eşyaların duruyor da olabilir, tamam, hepsiyle başedebilirim sanırım.

Şimdi; odamıza gireceğim.
Bugün bu işi halledip, dışarı çıkacağım.
Bugün, bu evden ve senden kurtulacağım.

5 Ağustos 2012 Pazar

Bir Hikaye Anlatıyorum: -1-

Uykum benden kaçıp gittiğinde, güneş yeni yeni gösteriyordu parlak yüzünü sokaklara.
Uzun süredir deliksiz bir uyku çekememiştim gerçi, olsun.
Aralık kalmış perdelerden aydınlanmaya başlıyordu salonum.
Suratına "Git!" diye bağırıp, eşyalarına eline tutuşturduğum günden beri, giremiyorum odamıza. Kapıyı kilitleyip sonsuzluğa gömdüm 'biz'e dair her şeyi. Ya da öyle sanıyorum işte.

Dolabımı ve kitaplığımı salona taşıdım, kanepelerimden birini yatak olarak kullanıyorum.
Bu dört duvar, benim için evden çok 'sığınak' olmaya başladı.
Kimse de gelmiyor, ben de böyle böyle yalnızlaşmaya başlıyorum artık işte.

Elimdeki uzun süredir bitirmeye çalıştığım kitabı bir kenara bırakıp, pencereye doğru ilerledim.
Alnımı cama yasladım, sokaklarda nefes alan bir şeyler görmek istiyordum.
Sokaklar, nefes alan canlılar, insanlar.
Sahi, ne kadar olmuştu ben dışarı çıkmayalı? Çok.
Keşke sadece dışarı çıkmamakla kalsaydı.
Telefonlara da cevap vermiyordum. Çalan kapı zillerini de duymuyordum.
Sigarayı bıraktım. İçmiyorum.
Çok müzik dinliyorum.
Kahveyi de bıraktım. Su içiyorum bol bol.
Bu acıyı uyanık yaşamam lazım; günden güne tükeniyor artık.
Çünkü biliyorum, eğer bir seferde tüketir ve bitirirsem, bir daha yaşamam bu kadar ağır.
Hissediyorum; bir sabah seni düşünmeden uyanabileceğim.
Elim pencerenin kulpuna gidecek gibi oluyor.
Havanın ne kadar serin olduğunu kestirmeye çalıştım, olmadı.
Biraz tedirgindim, açtım camı.
Bu bile büyük bir adım benim için.
Suratıma vuruyordu serin bir rüzgar.
Aylardan Ekim ya da onun gibi bir şey. Eylül sanırım.
Yazdan kalmış bir şeyler var; kışa hazırlık yapan.
Sonbaharı seviyorum.
Arada kalmış her şeyi seviyorum, bana benziyor çünkü.
Ben de O'ndan kaldım, kendime, yalnızlığıma hazırlık yapıyorum.
Birazcık nefes almak, cesaret verdi aslında. "Bugün dışarı çıkayım!" diye bir şeyler çaktı kafamda.
"Yeni insanlar göreyim biraz, biraz sigara içerim belki, biraz da kahve alırım.
En son 1.5 ay önce çıktım alışverişe.
Makarnalar bile bozulmuştur."
Geri dönüp kanepeden bozma yatağıma uzandım.
Saat 5'i geçmişti biraz.
"Bugün dışarı çıkacağım, hazırım."
Sonra ağır ağır uyuya kaldım.

27 Temmuz 2012 Cuma

Böyledir

bazı yalnız şarkılar


Çünkü yalnızlar böyledir.

Onlar, insanlardan vazgeçeli yıllar olmuştur.
Çok acıtmışlardır canlarını, çok acımıştır ya canları.

O yüzden, o her adımını ezbere bildikleri, çınar ağaçlarıyla gölgelenen, yağmur yağdığında "en güzel" kokan uzunca sokağı, belki milyonlarca kere arşınlamışlardır, tek başlarına.
Orada insanlar birbirlerinin gözlerinin içine bakarken, onlar ayakkabılarının burunlarının katettiği mesafeleri hesaplamaya çalışmışlardır.
Orada insanlar, güzelim yağmurda üşümemek için çareler araken, onlar ellerini ceplerine sokmakla yetinebilmişlerdir.
Orada insanlar, güzelim yağmurdan ıslanmamak için kaçarken, onlar saçları arasından sızan yağmur damlalarının güzelliğini keşfetmiştir.


Çünkü yalnızlar böyledir.

Onlar, söylenilen cümlelerle avunmaktan vazgeçeli yıllar olmuştur.
Çok yalan söylenmiştir ya, çok yalan işitmişlerdir.

O yüzden, o en meşhur yalanlar, çirkin dudaklardan havaya saçılırken, onlar kulaklıklarından ta göğüs kafeslerine  dolan rtimlerle tatmin olmayı öğrenmişlerdir.
Orada insanlar, tanımadıkları yaşanmışlıklara kulak misafiri olurken, onlar satırların arkasında, şarkıların anlattığı masallarla en derin uykulara dalmışlardır hep.
Orada insanlar, birbirlerinin aptal sözlerine kulak asarken, onlar sessizlik için susmuşlardır.


Çünkü yalnızlar böyledir.


Onlar, böyle yaratılmışlardır.
Hepsi birbirinden ayrı, hepsi birbirinden eşsiz.
Birbirlerini bulsalar bile, tanıyamazlar.
Belki biraz gülümserler.
Ama hiç konuşmazlar.

Çünkü yalnızlar böyledir.


Birbirlerini bulmamak için yaratılmışlardır.
Onlar, çok derin uyurlar.
Derin.
Sessiz ve güzel.

Çünkü yalnızlar böyledir.

Onlar, hiç ağlamazlar.


(Parça Hakan'ın playlistinden.
Hakan da, burda.)

24 Temmuz 2012 Salı

Burada kimse yok, burada sadece ben varım.

"Ama sen üzülüyorsun, burada bir sorun var."


Ben her şeyi kendi başıma yapmıştım, çünkü.
Çünkü, bu siktiğimin 19 yılında, hiçbir şey kendiğinden gelişmemişti.
Hiç süprizlerle karşılaşmamıştım.
Her şey, her zamanki gibi, beklediğim gibi olmuştu.
Kötü de olmuştu.

"Ben de artık mutlu değilim bayım, artık ben de kaybettim."

Ben mutlu değilsem, kimse mutlu olamaz.
Ben kaybedersem, bir keresinde, çok büyük, bir daha asla kaybedemem.
Ben kaybedersem, sadece tek bir kere için, gerçekten çok büyük, bir daha hiç kimse kazanamaz.

"Bu sefer nereye koşuyorsun?"

Birgün kaçabilmenin ihtimaliyle, cebinde biriktirdiğin bütün şehirleri tükettiysen,
O siktiğimin hiçbir yolu o "yuva kokan ev"e ulaşmıyorsa,
İçine çektiğin her oksijen parçacığı canını sadece biraz daha yakmaktan başka bir halta yaramıyorsa, 
Yaptığın eylemin adı "kaçmak" değil, "koşmak" oluyor.
Ciğerlerin patlayana kadar.
Ciğerlerini patlatmak ister gibi.

Burada sen yoksun.
Burada korktuğum duygularım yok.
Burada hiçlik yok.
Burada algı yok.
Burada kimse yok, burada sadece ben varım.

Burada gece yok.
Burada güneş yok.
Burada koşmam gereken duygularım yok.
Burada yalnızlık yok.
Burada insanlar yok.
Burada sadece ben varım.

23/07/2012

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Olmuştuk

-Biz böyle değildik.
-Ben hiç kimseyle 'biz' olmadım.

'Biz olmak.'
Ben ve sen, o uzun koridorlu evinin kapısını açtığında suratıma çarpan güven kokusuyla biz olmuştuk.
Sen ve ben, o gündüz gibi parlayan ışıkların altında, nefesini suratımda hissettiğim için, bütün sokak lambalarını söndürecek kadar parladığında, biz olmuştuk.
Belin ağrıdığı için, eğilip çözülen ayakkabı bağcığını bağladığım zaman, biz olmuştuk.
En yakın arkadaşlarıma 'tehdit' gözüyle baktığın için, biz olmuştuk.
Aynı insanlardan nefret edebilmenin tesadüfüyle, biz olmuştuk.
Müzik dinlemeden otobüse binemediğimizden de, biz olmuştuk.
Gözyaşlarım dizlerine döküldüğü için, biz olmuştuk.
"Sesini duymadan uyuyamıyorum." diye ağladığımda, biz olmuştuk.
Yumruklarım kapıları kırıp, duvarlarda morarıp, havayı dövdüğünde;
Dizlerim yerlere çöküp, gözlerime dayanıp, bağlarını çözdüğünde;
Kollarım kapılara dayanıp, destekler arayıp, sarmalamayı özlediğinde;
"Merhaba sevgilim. Sen ve ben, ikimiz, bu ayrı ayrı zamanların hepsinde, özenle, bıkmadan usanmadan 'biz' olmuştuk."
Ama sen bunların hiçbirini bilmiyorsun.

Sen sadece, her notasını ezbere bildiğin şarkılarda dans edebiliyorsun.
Denize girdiğinde ayaklarını göremediğin zaman yüzemiyorsun.
Gırtlak kanseri olmaktan korktuğun için, o aynı sevmediğin sigarayı günde bir buçuk paket içiyorsun, akciğer kanserinden ölmeyeceğine inanıyorsun.
Başka insanlarda öldürüyorsun kendini de, haberin yok.
Kazandığında, herhangi bir zaman, herhangi bir oyunda, iğrenç gülüyorsun.
İçip içip beni arıyorsun.
Güneşin doğuşunu hiç göremiyorsun, gündüzleri uyuyorsun.
Birini tamamlayabilmenin cesaretinden deli gibi korkuyorsun.
Çok yavaş koşuyorsun.
Bi' de beni hiç sevmiyorsun.

Beni özleme.

10 Temmuz 2012 Salı

Benim Oksijenim

19 yaşındayım.
Ve sanırım hayatımın şu gününe kadar babama o kadar sıkı sarıldığımı hatırlamıyorum.
Aslında; babama gerçekten sarıldığımı, gerçekten hiç hatırlamıyorum.

Dünyanın en korkunç rüyasını gördüm geçen gece.
Nasıl olduğu önemli değil, babam öleceğini söylüyordu işte.
"Ben de," diyordu, "gideceğim elbet kısa bir zaman sonra."
Göğsüm sıkıştı, boğazıma devasa gemici düğümleri dizildi, hiçbir şey söyleyemedim.

Nasıl uyandığımı, yataktan nasıl fırladığımı hatırlamıyorum bile.
Sadece babamın odasına doğru koştuğumu biliyorum.
O kadar sıkı sarıldım ki.
Sanki bu, ilk ve son şansım olacakmış gibi.

O ana kadar, babamı hakkettiği kadar sevmediğimi düşündüm.
O ana kadar, babamı hiç sevmediğimi düşündüm.
O ana kadar babamı neden sevmemiştim?
O ana kadar, kaybetme korkusuyla hiç bu kadar burun buruna gelmemiştim.
O ana kadar, babamı birgün kaybedebileceğim hiç aklıma gelmemişti.

Bazı insanlar vardır; oksijen gibidir.
Göremezsin, işitemezsin, hissedemezsin bile.
Varlığını ancak yokluğunda anlarsın.

Babam benim oksijenimmiş. Bilememişim.
Tam 19 yıldır sayesinde nefes aldığımı farkedememişim.
Çok üzgünüm!

Oksijenlerinizi kaybetmeyin.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

senin yuvan benim yuvam

Mavi otobüsler.
Büyük yağmurlar.
Beyaz evler.
Geniş mutfaklar ve eşya yığılmış salonlar.
Sonra uzun koridorlar.
Gökyüzünden dev yataklar.

Beyaz ve dev bir kapı.
Zil.
Ardı senin sığınağın, biliyorum.
Burası senin uzun koridorlu evinin kapısı.
Bekliyorum.

Kapıyı açtığın an suratıma çarpan kokunun adı: "Yuva"
Nefes alırken ciğerlerime dolan hissin adı: "Güven"

Buradaki duvarlar üzerine de gelmiyor insanın.
Bu "dört duvar" arasında o kadar güvendesin ki.
Ben bile bu kadar iyi saklayamam seni.

Sonra içimden geliyor, kendi kendime tekrar ediyorum:
"Eğer evlat, o kapıdan içeri adım atarsan, her şey arkada kalır.
İnsanları görmezsin ve duyamazsın.
Bu adam, o kapıyı 'bizim için' kapatırsa, ona bir uzay yaratacağım."
Ellerimde yıldızlar, omuzlarımda iki dev gezegen, uzun koridoru yürüyorum.

Şimdi dudakları hiç kıpırdamıyor.
Nefesinden güneşler yarattım, beğendin mi?
Parmak uçların konuşsun.
Ardı arkası gelmeyen sesleri duymayacağız bugün.

Boynuna dokunuyorum.
Burada "cinsellik" yok.
Yoğun duygular var; derin soluklarla can bulan.

Ben çocuk değilim.
Sadece büyümemeye çalışıyorum.
"Acı çekmeden yaşayamazsın küçük hanım, malesef büyüyorsun."
Babannemin 'tok' sesi.

Boynuna dokunuyorum.
Büyüyorum.
Yerlere saçılıyor saklamaya çabaladıklarım.
Büyüyorum.
Uzayları inleten kahkahalar atıyorum.
Büyüyorum.
Yere en yakın kaburga kemiğimden itibaren erimeye başlıyorum.
Göğüs kafesim yok oluyor; daha hızlı büyüyorum.
Sana bakıyorum.
Büyüyorum.
Aynaya bakıyorum, kahrolası!
Seninleyken çocukluğumdan vazgeçiyorum; büyüyorum!

Eğer sana o kadar dokunmasaydım, o evden bir "büyümüş" çıkmazdı.
Eğer sana o kadar dokunmasaydım, o evden bir çocuk çıkardı.

Burada 'cinsellik' yok.
Yoğun duygular var; derin soluklarla can bulan.

Tam orada her şeye veda edebilmem gerekiyordu.
Beceremedim.
Vedalar bana göre değil.
Ben sadece koşabiliyorum.

29 Haziran 2012 Cuma

"Haziranda ölmek" isimli.

"Hasan Bülent Korkmazgil, göğsünü gere gere Haziranda ölmek zor dedi.
Göğsünün içinde kalbi güm güm atmıştı sevdikleri için.
Haziranın en uzun gününün bitiminde ölmeyi bekleyecek, Nazım'ın ölüşünü seyredecekti ki Haziranda ölmek zoru kusursuzca söylemek ona yakışacaktı böyle.
Turgut Uyar çıkıpta "Ve bizim bir haziranımız bir yıl kadar yetecektir dünyaya" demişti belki ağlaya ağalaya yazmıştı böylesine bir dizeyi. Yazmıştı ama, birinin Haziranına, biri için, biriyle yazmıştı.
Oturdum düşündüm Haziranlı tüm mısraları, dizeleri sonra;
Bence Haziran yılın en uzun gündüzlerine denk geldiği için değerliydi, Haziran değerli değil ekinoks mu değerliydi aceba?
Bu yazıda duygusal başlayıp bok biten, Haziranın anlam ve öneminin coğrafik bir şekilde açıklanışının hazzıydı; çoktu, netti; çok netti."
Beyza Zeynep AĞIRSOY
(Çılgınlar gibi.)

24 Haziran 2012 Pazar

"Ondan sonra ağlatabilen ilk insan."

Saat akşamın en karanlığıydı.
İstanbul'un, oraya nasıl geldiğimi anlayamadığım, kenar mahallelerinden birisinin en sessiz kıraathanesinin içinde cılız bir ışığın altındaydık.
Pencerenin önüne, kelimenin tam anlamıyla, atılmış, en az masa kadar eski iki taburede karşılıklı oturuyorduk.
Dışarıdan yoğun bir deniz kokusu geliyordu, rüzgar her dalgalandığında o yoğun kokuyu cığerlerimizin derinliklerine kadar çekmek zorunda kalıyorduk.
Sakince çayından bir yudum aldı.
Yüzüne bakıyordum ben de sessizce; bir şeyler söylemesini bekler gibi.
Yılların getirdiği kırışıklıklarının altında, kaç çeşit mutluluk saklamaya çalışabileceğini tahmin etmeye çalışıyordum; zira gülümseyince de kaz ayakları belirirdi insanın gözlerinin kenarlarında!
Sonra kadın, yumuşak bir sesle anlatmaya başladı:
"Ben yirmili yaşlarımdayken, neredeyse 20 yıl önce, yakışıklı bir gence aşıktım. Tam on yaş büyüktü benden.
Sarı saçları, derin bakan yeşil gözleri vardı. Boyu da uzuncaydı. Bir bakan, bir daha bakardı.
Şans da bana hayatımda ilk defa gülmüş ya, ona karşı beslediğim sevgiyi karşılıksız bırakmadı.
Ben onun yanındayken, kıyamet kopsa umursamazdım. Durmadan yüzünü izlerdim.
Gözlerine bakardım, harelerini sayarcasına.
Hep böyle gitmedi tabii. Bir zaman sonra sorunlar başgöstermeye başladı.
Bazı sıkıntılar yaşadık; ama kopamadık.
Üç ay o aramadı, bir ay ben aramadım.
Ne birlikteyiz ne ayrıyız.
Bitiremedik bir türlü.
Böyle geçen tam sekiz sene!
En son görüşmemizin üzerinden birkaç ay geçtikten sonra, haberini aldım.
Nişanlanmış.
Sonra gördüm birgün uzaktan, çirkince bir kadın yanında.
Hiç de yakışmamışlar.
Geçenlerde de iş yerime soyadı onunkiyle aynı olan yeşil gözlü, sarışın bir çocuk geldi.
Tesadüfe bak; öğrendim ki oğluymuş.
Sarp koymuş adını da."
Kocasına tam on beş yıldır aşık olduğunu söyleyen bir kadının, bu hikayeyi "Sonra evlendik. Bu da on beşinci yılımız" diye sonlandırmasını bekliyorken, Sarp diye bir çocuğun ortaya çıkması, beni şaşırtmıştı.
"Nasıl yahu!?"dedim, "Sonra nasıl evlenebildin?"
Cevap ne olabilirdi? "Beni çok sevmişti" olabilirdi, "Beni hiç üzmedi." olabilirdi, "İstediğim her şey ondaydı." olabilirdi, "Beni çok değerli hissettirdi" olabilirdi.
Lakin cevap, bütün olasılıkları yerle bir etti.
"Kocam beni ondan sonra ağlatabilen ilk insan."

31 Mayıs 2012 Perşembe

Hatırlamak için

Bunları unutmamak için yazıyorum.

Bugün hiç koşmadım.
Ankara'nın gereksiz alışveriş merkezinin karışısındaki sokaktan yürüyordum.
Müzik dinleyemiyorum bayadır.
Orda bir kadın vardı.
Teni biraz kavruktu.
"Çingene" dediler.
Paraya ihtiyacı varmış.
Akordiyon çalıyordu.
Eski bir taburenin üzerinde oturuyordu.
Uzaktan hoş bir melodi duyuyorum.
Sesin, insanların dönüp bakmaya tenezzül etmedikleri kavruk tenli kadının akordiyonundan çıktığına kendimi inandırmakta zorluk çekmedim.
Hoş melodi.
Kadın; ne kadar da mutluydun!
Birazcık para biriktirmiş önüne koyduğu küçük kapta.
Sonra sağ tarafındaki bebek arabasına döndü.
Minik bir yavru var içinde.
Aşkla baktı.
Kadın; ne kadar da tamamlanmışsın!
Cüzdan kullanabilen insanlardan olmadım hiç.
Paralarımı cebimde taşırım.
Cebimde ne varsa verdim.
Birgün, minik bir yavruya, o kavruk tenli kadının baktığı gibi bakabilmek için, nelerden vazgeçebileceğimi kestiremiyorum.

Bunları hatırlamak için yazıyorum.
Bugün hiç koşmadım.
Müzik dinledim.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ve Tanrı Özlem'i yarattı/Bizim güzel oyunlarımız: Saklambaç

-Oyun oynasak ya biraz!
+Tamam, saklambaç oynayalım.
-Sen say. Ben saklanırım.
+1..5...12...

Allah'a inanıyorum.
Cennete inanıyorum

13...21...29...

Gitmedin. Kimse gitmez.
Sen gidemezsin.
Bak oralarda bir yerledesin.
Kalp atışlarını duyuyorum uykuya dalmadan biraz önce.

30...35...39...

Çok ağladım ben Özlem.
Bir gecede; bin ton.
Hiç ağlamadığım kadar çok.
Ağladım ki; "Özlem de kimdi!?"
diye sorarlarsa birgün, gülümseyerek cevap verebileyim diye.
"Güzel bir kadındı o. Şimdiye kadar hiç görmediğim kadar!"

40...45...48...

Senin gibi bir kadın, savaşmayı bırakmaz.
Adım gibi eminim.
Dünya tarihinde ilk defa hayat kaybetti.
Hayat seni bıraktı Özlem.
Hayat kaybetti.

52...56...58...

Ben mutsuz değilim.
Kimse mutsuz değil.
Adına yakışma Özlem!
Seni özlemek istemiyorum.

63...68...71...

Allah'a inanıyorum.
Cennete inanıyorum.

73... 75...78...

Öğrendiğim gecenin günü, Ankara'nın o kalabalık sokağında yere yığılmıştım.
Kabullenmek çok zor, biliyorum.
İlk defa bu kadar yakınım ölüme.
İlk defa, kaybetmek ne demek iliklerime kadar hissediyorum.
Oralarda bir yerlerde olman, ve sana asla dokunamayacak olmam.

81..84...87...

Senin için hüzünlü şarkılar seçmedim.
Çocuklar dans etsin istiyorum senin için.
Kahkahaları gökyüzünü bulsun.
Ben yine seni gizli  gizli özlerim, onlar mutlu olsun.

91..95...100
Elma dersem çık, armut dersem çıkma!
Armut.
O dev, yeşil çınar ağacının arkasından kocaman gözlerle beni izlediğini hayal ediyorum.
Ben de geleceğim birgün.
Bu sefer saklambaç oynamayacağız.
Göğüs kafesinde kelebekler büyüteceğim.
Nefesinden kanatlar yapacağız.
Ellerinden gökyüzüne salacağız.
Kanat çırpışlarıyla da serinleyeceğiz.

Şimdi sadece, özleyebiliyorum.
Şimdi sadece düşünüyorum.
Şimdi sadece hayal kuruyorum.
Şimdi sadece sabretmek gerek.

Geleceğim elbet.


18 Mayıs 2012 Cuma

Kendi gökyüzüm

Bir şarkı duyuyordum, ben de çok dinlemiştim eskiden.
Tam kaybetmek üzereyken, tam o ince çizgi üzerinde, bilmem kaç kilometre uzakken yeryüzüne, gökyüzü de yeryüzüne nispeten millerce uzaktayken, ne yapacağını da bilmiyorsun hani; nefes almak bile ağır geliyorsa.
Kelimeler düşüyor dudaklarımdan.
Yerlere dökülüyor, sana ulaşmıyor.
Duymuyorsun.
Kelimeler.
Cümle bile etmiyorlar yanyana geldikçe.
Duymuyorsun.
Bense bir şarkı duyuyordum.
Nefesimi tutuyorum.
Kasım ayındayız.
Tam on adım sonra kendimi bu mekanın dışarısında bulacağım.
Bugün son günümüz.
Bugünden sonra seni hep özleyeceğim.
Bu andan sonra hiç bu kadar anlamsız bir cümle kurmayacağım.
Eve gidince parfüm şişeni kıracağım.
Dördüncü katta oturuyorum, yere çarpınca kırılacak/dağılacak.
Eve gidince, resimlerini de yakarım.
Eve gidince; hiç ağlamayacağım.
Eve gidince, hiç uyumayacağım.
Belki o şarkıyı dinlerim biraz.
"Kendini kesme!"
Kendime asla dokunmayacağım.
Eve gitmiyorum bu gece.
On adım sonra kendimi bu mekanın dışında bulacağım.
Kasım ayındayız.
Ben gittikten sonra montunu giy çıkarken.
Arkamdan gelmeyeceksin, biliyorum.
Zaten gitmemi istiyorsun.
Zaten yüzüme çarpacak sebepler arıyorsun; "Madem seviyordun, neden gittin?"
Ben gittikten sonra yere düşen çakmağını da almayı unutma.
Çok içiyorsun.
Ben gittikten sonra, sakın içme o kadar.
On adım sonra kendimi bu mekanın dışında bulacağım.
Kasım ayındayız.
Bugün son günümüz.
On adım sonra, hava çok lacivert.
Gökyüzü soğumuş.
Tam kaybetmek üzereyken işte.
Tam da o ince çizginin üzerinde.
Yeryüzüne kilometrelerce uzaktasın.
Tuttuğum nefesimi de koyverdim.
Hayır, yığılmadım yere.
Dizlerimde çözülmedi.
Koştum.
Nereye gidiyorsun!
Ne önemi var?
Tam da bu andan sonra asla bu kadar büyük kaybetmeyeceğim.
Tam bu andan sonra, asla kaybetmeyeceğim.
Koşuyorum.
Miller koşacağım, şarkı söyleyeceğim.
Uyumayacağım.
Nereye gidiyorsun!
Gökyüzüne.
Kendi gökyüzüm olacağım.

Bir şarkı.
Çok fazla sigara.
Sigara içmem ki.
Cam şişenin içindeki kokun.
Yanyana gelince cümle etmeyen kelimeler.

Dudaklarımdan kelimeler dökülüyor.
Yere düşüp düşüp saçıldılar.
Dinlemedin.
Bir nefes sonra kaybolacağım.

Sonra Tanrı beni de kutsadı.
Ve ben;
Seni de affettim.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Gecenin bir sabahı.

Sabah karanlığı.
Hazırlandım ve çıktım.
Bir yere gidiyorum.
Yollar bomboş, gökyüzü çok gri.
Sonra o ağır demir kapıyı itekledim.
Bomboş bir koridor karşıladı beni.
Bomboş ve eski.
Lise gibi bir yer burası.
Neden geldiğimi bilmiyorum.
Sadece bir şeyler arıyorum.
Sınıflar var, eski kocaman odalar var, rutubet kokuyor, duvarlar dökülüyor, tavanlar akıyor.
Sonra, bambaşka bir binaya açılıyor bir kapı.
Tema aynı; eski, büyük, rutubetli.
Bu sefer insanlar var. Bir şeyler için hazırlık yapıyorlar sanki.
Çok meşguller, çok meşguller.
Çok aceleleri var. Çok hızlılar. Konuşmuyorlar.
Çok bağırdım duymadılar. Şaşkın şaşkın dolaştım aralarında, gözlerinin içlerine de bakmıştım halbuki.
Sonra bir kadın geldi uzaktan. Güzel saçları vardı, gözleri de.
Kolumdan tuttu. "Bak kızım" dedi sakince, "gidecek birazdan. Hazırlığını yapıyorlar."
"Kim!?" diye sormak kendime hakaretti.
Koşmaya başladım;
bütün sınıflara baktım, koridorlar geçtim, rutubetler çektim içime.
Hava aydınlandı.
Seni bulamadım.
Sarılacaktım, "Gitme" diye ağlardım da belki biraz.
Ama kesin sarılacaktım.
Sen çoktan gitmiştin, zaten gitmiştin.

Çok özledim.
Çok istedim.

Rüyamda koşuyordum.
Hiçbir şey düşünmüyordum.


21 Nisan 2012 Cumartesi

Kendimiz.

İnsanlar vardı.
Hep anlattılar, durmadan anlattılar.

Bazılarının ailevi problemleri vardı; çözümsüzdü.
Bazılarının en büyük dertleri sevgilileriydi; acınasıydı.
Bazılarının babaları yoktu; dua etmekten başka çare yoktu.
Bazılarının hayatı meydanlarda bağırarak geçiyordu; gurur doluydu.
Bazılarının hedefleri ulaşılmazdı.
Bazıları parasızdı.
Bazıları evsizdi.
Bazıları yalnızdı.
Bazıları terketmişti.

Dinledin. Ve küçümsedin.
Çünkü biliyordun:
Çünkü, en çözümsüz ailevi problem seninkiydi.
En çok sen acınası olmuştun hani, sevgi dilenirken belki.
Sadece sen uyumayıp dua etmiştin geceleri baban için; "Tanrım! onu benden alma."
Senin meydana indiğin gün devrim olacaktı.
En ulaşılmaz hedef seninkiydi. Seninki tam cehennemin dibindeydi.
Sen cebindeki son parayı vermiştin işte o küçük çocuğa, parasızlık bu demekti.
Sen koşmuştun o lacivert gökyüzünün altında, nereye gideceğini de bilmiyordun. İşte evsizlik buydu.
Kapısını çalacak kimse de bulamamıştın ya, yalnızlık ne demek iliklerine kadar o an anlamıştın.
Sonra herkesi ve her şeyi arkanda bırakmıştın ya. "İşte terketmek!"

İnsanlar vardı.
Hep anlattılar, durmadan anlattılar.
Dinledin. Ve küçümsedin.
Çünkü biliyordun.
Ancak işin içine sen girdikten sonra canlanırdı her şey, ondan sonra hayat bulabilirdi sadece.

Sen yoksan, her şey ölüdür.
Sen yoksan eğer, her şey sadece koca bir hiçten ibarettir.
Kendini çok sev.

19 Nisan 2012 Perşembe

Kendime not.

"Meraba, öncelikle sana iyi geceler diliyorum. Havada kalan dileklerimden biri olacak, biliyorum; zira uzun ve yorucu bir gece daha bizi bekliyor.
Mühim değil, atlatırız.
Kendi tesellimizi kendimiz yaratan insanlardan olduk biz, hayatımız boyunca.
Çünkü bilirdik; her daim yalan söylerdi insanlar. Gözlerinin içlerinde acıma duygusunu gördükçe tiksinmiştik onlardan. Bizim acınmaya ihtiyacımız yoktu halbuki; ihtiyacımız olmayan şeyleri tam yakınımızda bulmak da Murphy'nin adaletsizliği oldu her zaman. Başa çıkmaktan başka elimizden gelen bir şey yok; üzgünüm.
Hadi gerçekçi olalım.
Daha kötü gecelerimiz de olmuştu.
Bir keresinde, hayatımızı adadığımız adamın hayatında, sadece bir hiç olduğumuzu görmüştük.
Ciğerlerimiz patlayana kadar da koşmuştuk lacivert bir gökyüzü altında.
Bir keresinde, babamızı kaybetmekle burun buruna gelmiştik.
Ayaklarına kapanmak istemiştik hani, özür dilemiştik hep.
Bir keresinde, 19 yıllık birikimimizin bir buğday tanesinden daha fazla olmadığını görmüştük.
Çok üzülmüştük, çok yıkılmıştık.
Ama ne olmuştu hatırlar mısın?
Hep bilmediğimiz bir şarkının, o güzel nakaratında iyileşmiştik birden.
Zaman geçsin diye okuduğumuz o ikinci el kitaptaki, altı çizili cümle nasıl da "Yalnız değilim!" dedirtmişti.
Burnumuza gelen tarçın kokularıyla uyandığımızda, annemize de şükretmiştik.
Bir gece çok ağlamıştık, evet. İkinci gece de belki. Ama üçüncü gece, dalmıştık nihayet o derin uykularımıza.

Olmayacak diye bir şey yoktu.
Üzülerek yaşanmıyordu.
Mutlaka, harika bir espri patlıyordu bir yerde, ve yerlere yatıyorduk.
Eskilerden bir adam/kadın çıkıveriyordu, "Özledim!" diye atlıyordu işte kucağına.
Her zaman güzel insanlar da vardı, boyunları hep güzel kokan hani.

İyi geceler diliyorum.
Biliyorum, havada kalacak.
Ama cebine koy, yarın gece kullanacaksın çünkü.
Şimdi biraz uyuyalım. Sonra yine uyanırız."

25 Mart 2012 Pazar

Benim Hikayem

Burada, tam şuan çok önemli şeyler yazıyor.
Burada, her şeyi nasıl tek bir yaz akşamında kazandığım, nasıl tek bir kşz akşamında kaybettiğim yazıyor.
Burada, bana kışlardan neden nefret ettiğimin sorulmaması gerekiyor.
Burada, eğer o lanet yaz akşamı ağlama krizine girersem beni sakinleştirmeye çalışılmaması gerektiği anlatılıyor.

Tam o kaldırım taşı. Ki ben, "Şimdi, her şeyin sonu olacak." diyerek yürüyordum.
Sakin bir son çizmiştim ikimize. Ben. Son çizmiştim. İkimize.

O kaldırım taşı. Bizi izleyen insanlar. Arabaların gürültüsü. Sokak lambasının ışığı. Gökyüzünün karanlığı.
Nefesini yüzümde hissediyorum.
İnsanlar ölmüş. Arabalar durmuş. Sokak lambası patlamış. Gökyüzü aydınlanmış birden.
Duyabildiğim tek şey nefes alış verişin. Dünyanın en güzel ritmi.
Zaten bir şey göremiyordum; gözlerimi kısıyordum suratıma vuran güneşe.

Bir duygu patlaması daha. Koşuyorum yine. Bu seferden neyden kaçıyorsun?
Bu sefer; bu kadar güzel bir şeyi bu kadar güçlü hissetmekten kaçıyorum.
"Ben daha önce hiç böyle hissetmemiştim."
Bu sefer; her şeyi alt üst edeceğimi biliyorum. Görüyorum ta burdan, eminim.
Bu sefer; kendimi altüst etmeye koşuyorum.
"Kendi elinle kendini ateşe atıyorsun, sen böyle değildin!"
Böyle oldum. Ben böyle oldum. Saçları o kadar güzel ki.

Sonra uyanıyorum birden. Çok yorgun uyanıyorum.
Çok ağlamışım, gözlerim şişmiş.

Ben kaybettim. Ben çok şey kaybettim.

"Bir gün, küçük bir kız güneş saçlı güneş gözlü bir oğlan çocuğu görmüş. Ve aşık oluvermiş."
Hikayenin sonu.
Benim hikayem.

Burada, tam şuan çok önemli şeyler yazıyor.
Burada, tam şuan, her şey bitti.


13 Mart 2012 Salı

Dünyanın en güçlü insanı

Elime kalemi aldığım an/parmaklarım tuşlara dokunduğu an, kendimi dünyanın en güçlü insanı gibi hissediyorum.
Ben dünyanın en güçlü insanıyım!

Çok `güzel´ yazabilmekten bahsetmiyorum. Sadece `yazabilmek´ten bahsediyorum.
İstediğim her şeyi, yazabilmekten bahsediyorum. İstediğim her şeyi, istediğim gibi yazabilmekten bahsediyorum.

Aslında, sana hala ne kadar da aşık olduğumu uzun süredir unutmaya çalıştığımı farkettim.
Seni unutmaya çalışmıyorum. Sana ne kadar aşık olduğumu unutmaya çalışıyorum.
Sana ne kadar aşığım? Çok!
Çok nedir? Sayı değil, miktar değil; süre!
Sana, çok uzun süredir aşığım.

Mesele, aşık olmak bile değil; herhangi bir duyguyu, çok uzun bir süre, hala ilk hissedilen gibi muhafaza etmek/edebilmek asıl mesele.
Bu kadar uzun süre birilerini sevseydim; çok iyi arkadaşlıklar kurardım.
Bu kadar uzun süre birilerini isteseydim; çok tutkulu ilişkiler yaşardım.
Bu kadar uzun süre birilerini düşleseydim; belki de ilk defa bir şeyleri gerçekleştirebilirdim.
Bu kadar uzun süre birilerine ağlsaydım; gittikleri cehennemden geri dönebilirdi adamlar/kadınlar.
Bu kadar uzun süre birinden nefret etseydim; ölürdüm kesin.

Bu kadar uzun süre, ilk günkü gibi, hatta her geçen gün biraz daha fazla, birine aşık olursam; dünyayı değiştirebileceğime inanırdım. Aşk ne kadar da uzak bir kelimeydi o zamanlar. Aşk; yaşanılması imkansız bir histi. Hisler de yaşanır, hissettiğimde öğrendim. O kadar da uzak olmadığını anlamak için, elini tutmalıymışım. O kadar da imkansız olmadığını anlayabilmem için; içine çeksem seni, yetermiş. Ben çok uzun bir süre, çocuk gibi yaşadım. Küçük bir kadın oluşum, seninle tanışmamla isabet eder.

Çok uzunca bir süre birine aşık oldum.
İlk günkü gibi, her geçen gün biraz daha fazla aşık oldum.
Çok uzunca bir süre, ilk günkü gibi, hatta her geçen gün biraz daha fazla, birine aşık oldum.
Dünyam, değişmek bir kenara, yeniden yaratıldı.

Ben dünyanın en güçlü insanıyım.
Ve güçlü cümleler kurarım.
Seni ilk gördüğüm an hissettiğimi, ilk günkü gibi muhafaza ediyorum. Her şey, hala, ilk günkü, gibi.

Gözlerimi kapattıran bazı sözler/melodiler/adamlar.

4 Mart 2012 Pazar

En kısa, en güçlü, en derin.

Bu, şimdiye kadar yaşadığım her şeyin özeti olacak.
Bu, şimdiye kadar yazacağım en kısa şey olacak.
Bu, şimdiye kadar kurulan en güçlü cümle olacak.
Bu, şimdiye kadar hissettiğim en derin his olacak.
Bu, her şey olacak.
Bu;
"Seni deli gibi özledim."

Bu kadar.

28 Şubat 2012 Salı

hiçbir şeyden vazgeçecek, değilim.

Kafanı kaldırıp baktığında, o inandığın-ı düşündüğün, yaşadığın-ı sandığın hayatın ne kadar boktan olduğunu göreceksin.
Çünkü bir hata yaptın.
Neden her şeyden bir anda vazgeçmeye kalkıştığıma anlam veremediğim an.
Senden vazgeçemem. İnsan kendini kenara atamaz çünkü.
Neden vazgeçemem? "Seni sevmiyorum!" demediğin içindir.
Belki sadece bir kere doğruyu söyleseydin, sadece bir kere, kocaman bir adam gibi, hissettiklerini söyleyebilseydin, gidebilirdim. Şimdi ne oldu?
"Çakılmak" kelimesinin başına, "Olduğu yere" söz öbeğini getirdiğin andan itibaren, burun buruna geldiğin durum, benim uzunca bir süredir içinde debelendiğim durumdur. Burunburuna nasıl yazılır bilmiyorum.
Orospu çocukları da, güzel çocuklar olabilirler. Zaten, orospu çocuklarının anneleri, fahişe değildir.
O yüzden, orospu çocuklarını, tam bir "fahişe" gibi, çok sevebilirsin.
Hatta; orospu çocuklarına; tam bir "fahişe" gibi, aşık da olabilirsin.
Küfretmek kadar güzel bir terapi yok.
Ki zaten, sevdiğini düşündüğün herife, "hayvan" gibi küfredebiliyorsan, üstüne üstlük hala "köpek" gibi, her geçen gün daha fazla aşık olmaya devam ediyorsan, sen gerçekten seviyorsun abicim. Söz öbekleriyle iligili sıkıntım var, üstüneüstlük nasıl yazılır? Bana o şerefsiz Türkçe öğretmenimi getirin. T büyük yazılmazdı sanırım.
Sen gerçekten seviyorsun. Gerçeklikten bahsediyorum. Şimdiye kadar hisseddip/hissedebileceğin bütün duyguları bir tarafa koy. Karşına "gerçekten sevmek" hissini al. Sarıl ona. Çünkü bir daha asla bu kadar güçlü hissetmeyeceksin. Bir. Daha. Asla.
Karşına al. Hissini de çok sev. Çünkü bir daha hiçbir şey, dizlerinin bağını çözmeyecek de olabilir. Hiçbir şey, arkasından bu kadar hızlı koşmaya değmeyecek de olabilir. hiçbir şey, seni "Asla yapmam!" dediklerini yaptıracak kadar güçlü hissettirmeyecek de olabilir. Bütün ihtimalleri düşün. Gerçekleşebilme ihtimali bile, şu ihtimallerin, çok korkunç. Gayet korkunç. Seni her seferinde tekrar "gerçekten sevmeye" sarılmaya itecek kadar korkunç.
Bu, şimdiye kadar içinde bulunduğum en karanlık durum.
Bu, şimdiye kadar gördüğüm en belirsiz cisim.
Bu, şimdiye kadar dokunduğum en güzel ten.
Bu, şimdiye kadar hissettiğim en güçlü his.
Kendimden, gücümden; beni ben yapan şeylerden vazgeçecek değilim.
Senden vazgeçecek, değilim.

Kafanı kaldırıp baktığında, o inandığın-ı düşündüğün, yaşadığın-ı sandığın hayatın ne kadar boktan olduğunu göreceksin.
Kafanı sakın kaldırma!


24 Şubat 2012 Cuma

Ve tanrı kanseri yarattı.

Kanser yaratıldı.
Yaratıldı çünkü, ayakta kalmamız gerektiğini hatırlatacak bir şeylerimiz olmalıydı. Ölmeden hatırlayamaz mıydık?

Biz aptaldık. 
Aptaldık ki; Dünya'ya zaten dibine kadar yaşamamız için gönderildiğimizi göremiyorduk. Bir şeyleri kaybetmeden, var olduklarını bile anlayamıyorduk. Gerçekten aptalız.

Tanrı acımasızdı.
Biz insanları dinlemiyorduk. İnsanları görmüyorduk. Kimseye acımıyorduk. Biz, insanları öldürüyorduk ve haklı olduğumuzu iddia ediyorduk. Biz acımasız değildik tabii, Tanrı; acımasızdı. Neden bu kadar nefret doluyuz?

Kaldıramayacağımız 'zorluklar' çıkmaz karşımıza.
Her şeyi hak edersin; her geçen gün biraz daha acı çekebilmeyi 'hak edersin'! Güçlü olmak için; düşersin/ağlarsın/üzülürsün/özlersin. Güçlü olmayı; hak edersin. Hiç bir şeyi hak edemedik.

Tanrı, kanseri yarattı.
Biz çok aptaldık.
Tanrı acımasız değildi, hiç olmadı.
O kadın, çok güzeldi.
Tanrı; o kadın kendi yaşamını hak etsin istedi.
Çünkü; o kadın, çok güçlüydü.

Ben, o kadına üzülmedim/acımadım/ağlamadım.
Çok istedim, onun kadar güçlü olabilmek istedim.
Her şeye rağmen güzel olabilmek istedim.
Her şeye rağmen ayakta kalmak istedim.

Tanrı, kanseri yarattı.
O kadın; hayatını kazandı.
Bir daha hiç kaybetmedi.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Korkarsan; giderim!

.. "Korkarsan kaybedersin!" demişti, ve ben O'na inanmak yerine korkmayı seçmiştim.


Rüyalarımda gidişini izliyordum; seni hayatımın tam içine yeni sokmuştum ve her şey mükemmel bile diyemeyeceğim kadar mükemmeldi oysa. Rüyalarım bitmiyordu yine de. Arkandan bakıyordum işte. Ağlamıyordum; sadece izliyordum seni. Yavaş yavaş kayboluyordun. Hep gidiyordun; durmadan gidiyordun.
Normal değildi; normal değildim. Zaten hiç bir şeyin ´normal` olmayacağını, sana ilk dokunduğumda anlamıştım. Basit düşün; sadece elini tutmaktan bahsediyorum.

Neden korkuyordum? Sahip olamadığı bir şeyi kaybedemezdi insan. Neden korkuyordum? Büyük şeyler beklemiyordum halbuki, güzel şeyler istiyordum; küçük olsalardı da, olurlardı. Neden korkuyordum? Bana bir daha ´öyle` bakamamandan mı? Nasıl bakmak o; acıyarak mı? Neden korkuyordum? Artık ´her şey` olamayacağını biliyordum. Neden korkuyordum yahu; beni gitmeye zorlamandan, kolumdan tutup kapı dışarı etmenden. Sanki, sen çekip gittiğinde daha iyi hissetmiştim.

Peki sen;
Neden korkuyordun? Kimse o kadar sevmemişti seni. Neden korkuyordun? Kimse seni bu kadar  ´az` üzmemişti. Neden korkuyordun? Seni hiç ağlatmamıştım. Neden korkuyordun? Kimse üzerine titrememişti ya, benim kadar. Neden korkuyordun yahu; hayatında ilk defa gidebilenin sen olmasından mı? Arkana bakmayı bile düşünmedin. 
Korkarsam; kaybederim.
İnsanlar, sahip olmadıkları şeyleri kaybedemezler!
Anlatamadım.
Keşke hiç ´ölmeseydin`.

10 Şubat 2012 Cuma

O herifin burnunu kırmak istemiştim

O herifin burnunu kırmak istemiştim. Senin soyadın sadece sana yakışırdı.

Farklı ses tonlarından/ağızlardan/dudaklardan/boğazlardan/adamlardan/kadınlardan aynı sözleri duyduğum için insanlardan bıktığım an.

Bunun adı aşk bile değil. Çünkü insanlar aşık oldukları adamın/kadının yüzlerindeki çizgileri ezberlemeye çalışmazlardı. Öyle anlatmıştın. İnsanlar aşık olunca tamamlanırlardı belki ama hiç kaybolmazlardı, bense; sana dokunamadığım her gün bir şeylerimi daha kaybediyordum, eksiliyordum, yok oluyordum.

Bir yerlerde insanlar var, beni karşılarına alıyorlar; "Üzülme, geçecek." diyorlar. Ben insanlara anlatamıyorum. Ben size üzülüyorum. Hiç benim gibi bakmadınız, hiç O'nun gibi görmediniz. Anlatamıyorum. Artık denemiyorum da. Geçmesi gereken bir şeyler yokken, asla denemiyorum.

"Ben de senin gibiydim." derken, yüzüme nasıl da bakamıyorlar halbuki. Çünkü asla benim gibi olmadılar. Asla gerçekleşmeyecek bir yalanı yaşamak nasıl bir histir, hep merak ettim. Yalanlar gerçekleşir mi diye sorma. Ama yalanlarında hisleri/hissettirdikleri vardır. Söyleyerek öğrendim.

Ama bazen bazıları vardı, ben anlattıkça ağladılar. Bazıları vardı; başlarını çevirip gittiler. Bazıları vardı; şaşkın sorular sordular. O insanlar, sadece bazen kaybettiler. Hiç anlatmadılar, ama çoğu zaman kazandıklarını ben gözlerinden okumuştum.

Şimdi, görüyorum herkesi. Bir kısmı çok güzel yaşıyor, bir kısmı ´asla gerçekleşmeyecek bir yalan`ı yaşıyor.

O herifin burnunu kırmak istemiştim.
Ama üzülme.
Hepsi geçecek.
Ben de senin gibiydim çünkü.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Ben gidersem, hepiniz ölürsünüz aşağılık herifler

Ben gidersem, hepiniz ölürsünüz aşağılık herifler.
Ama sen sakın gitme.

Gitme çünkü; o zaman nerede olduğunu merak edip tırnaklarımı yemeye başlamaya değer kimse olmuyor. Nerede olduğunu merak edebileceğim kimsem yok aslında senden başka. Gerçekleri duymak istersen, senden başka kimsem yok.

Gitme çünkü; o zaman gecenin bir yarısı beni arayıp, "Şok iştiiğm, şoook!" diye bağıracak kimse de kalmıyor. Geceleri telefonumu kapatıyorum uzun bir süredir. Zaten aramıyorsun. Arıyor musun?

Gitme çünkü, o boktan aşk şarkılarını bağırarak söyleyebileceğim kimse yok, dinleyeceğim o siktiğim mutluluk şarkılarını adayabileceğim kimse de.

Ben girsem, hepiniz ölürsünüz. Aşağılık herifler.
Ama sen gitme.
Eğer gidersen, gidecek başka kimse kalmaz.

3 Şubat 2012 Cuma

Sayıklama

Ya bir hiç olacaktım, ya da her şeye sahip olacaktım.

Gitmek üzere olduğunu farkettiğim an, elimden gelenin en iyisini yapmak için ayaklandım. Elimden gelen neydi? elimden gelen; hiç bir şeydi. Bizi nasıl darmadağın ettiğini, sessizce izledim.

Seni, gökyüzü kadar çok sevseydim mutlu olmaz mıydın? Sana, çok aşıktım. Neden mutlu değildin? Beni boşver. Sen mutlu olursan, hem de benimle birlikte, her şeyi halledebilirdik, halledebilirdim. Sen mutlu olsaydın, dünyamı değiştirecek kadar güçlü olabilirdim. Dünyam senden ibaretti.
Büyük beklentileri olan biri değildim. 'Seni seviyorum.' cümlesi, benim için sarfetmesi çok da zor bir cümle değil, 'Beni neden sevmiyorsun?' diye sorabilmek, çok zor ama. Çünkü, 'Aynı anda iki kişiyi sevemem.' dersen, nefesim kesilir. Başka birini seviyorsan, nefes almasam da olur.


Uyandığımda ilk görebildiğim olmanın dünyanın en harika şeyi olacağından bahsediyordum oysa. Belki bir gün saçlarımı kurutmanı da isterim. Bir masal da sen anlatsan, inanmayacak olsam bile, dinlemesi en güzel şey olabilirdi. Uykuya dalmadan tam biraz önce, 'İyi geceler.' diye mırıldandığını duysam, huzurla uyuyabilirdim belki. Güzel olacağını düşündüğüm şeylerden bahsediyordum oysa. Beni hiç dinlemedin.

Gitmemeliydin, yolu bulamazdın çünkü. Çok uzaklardan gelmiştin zaten. Gidersen; geri dönemezdin.

Büyük beklentileri olan insanlardan olmadım hiç. Yıllar sonra seni, birlikte bilmem kaç kere yürüdüğümüz o sokakta görsem, dayanamam, öperim.

Ya bir hiç olacaktım, ya da her şeye sahip olacaktım.
Her şeyimi alıp gittin.
Her şeyim olduğunu sana hiç söylememiştim.



(Koca Kadın'ıma teşekkürü borç bilirim.)