29 Haziran 2012 Cuma

"Haziranda ölmek" isimli.

"Hasan Bülent Korkmazgil, göğsünü gere gere Haziranda ölmek zor dedi.
Göğsünün içinde kalbi güm güm atmıştı sevdikleri için.
Haziranın en uzun gününün bitiminde ölmeyi bekleyecek, Nazım'ın ölüşünü seyredecekti ki Haziranda ölmek zoru kusursuzca söylemek ona yakışacaktı böyle.
Turgut Uyar çıkıpta "Ve bizim bir haziranımız bir yıl kadar yetecektir dünyaya" demişti belki ağlaya ağalaya yazmıştı böylesine bir dizeyi. Yazmıştı ama, birinin Haziranına, biri için, biriyle yazmıştı.
Oturdum düşündüm Haziranlı tüm mısraları, dizeleri sonra;
Bence Haziran yılın en uzun gündüzlerine denk geldiği için değerliydi, Haziran değerli değil ekinoks mu değerliydi aceba?
Bu yazıda duygusal başlayıp bok biten, Haziranın anlam ve öneminin coğrafik bir şekilde açıklanışının hazzıydı; çoktu, netti; çok netti."
Beyza Zeynep AĞIRSOY
(Çılgınlar gibi.)

24 Haziran 2012 Pazar

"Ondan sonra ağlatabilen ilk insan."

Saat akşamın en karanlığıydı.
İstanbul'un, oraya nasıl geldiğimi anlayamadığım, kenar mahallelerinden birisinin en sessiz kıraathanesinin içinde cılız bir ışığın altındaydık.
Pencerenin önüne, kelimenin tam anlamıyla, atılmış, en az masa kadar eski iki taburede karşılıklı oturuyorduk.
Dışarıdan yoğun bir deniz kokusu geliyordu, rüzgar her dalgalandığında o yoğun kokuyu cığerlerimizin derinliklerine kadar çekmek zorunda kalıyorduk.
Sakince çayından bir yudum aldı.
Yüzüne bakıyordum ben de sessizce; bir şeyler söylemesini bekler gibi.
Yılların getirdiği kırışıklıklarının altında, kaç çeşit mutluluk saklamaya çalışabileceğini tahmin etmeye çalışıyordum; zira gülümseyince de kaz ayakları belirirdi insanın gözlerinin kenarlarında!
Sonra kadın, yumuşak bir sesle anlatmaya başladı:
"Ben yirmili yaşlarımdayken, neredeyse 20 yıl önce, yakışıklı bir gence aşıktım. Tam on yaş büyüktü benden.
Sarı saçları, derin bakan yeşil gözleri vardı. Boyu da uzuncaydı. Bir bakan, bir daha bakardı.
Şans da bana hayatımda ilk defa gülmüş ya, ona karşı beslediğim sevgiyi karşılıksız bırakmadı.
Ben onun yanındayken, kıyamet kopsa umursamazdım. Durmadan yüzünü izlerdim.
Gözlerine bakardım, harelerini sayarcasına.
Hep böyle gitmedi tabii. Bir zaman sonra sorunlar başgöstermeye başladı.
Bazı sıkıntılar yaşadık; ama kopamadık.
Üç ay o aramadı, bir ay ben aramadım.
Ne birlikteyiz ne ayrıyız.
Bitiremedik bir türlü.
Böyle geçen tam sekiz sene!
En son görüşmemizin üzerinden birkaç ay geçtikten sonra, haberini aldım.
Nişanlanmış.
Sonra gördüm birgün uzaktan, çirkince bir kadın yanında.
Hiç de yakışmamışlar.
Geçenlerde de iş yerime soyadı onunkiyle aynı olan yeşil gözlü, sarışın bir çocuk geldi.
Tesadüfe bak; öğrendim ki oğluymuş.
Sarp koymuş adını da."
Kocasına tam on beş yıldır aşık olduğunu söyleyen bir kadının, bu hikayeyi "Sonra evlendik. Bu da on beşinci yılımız" diye sonlandırmasını bekliyorken, Sarp diye bir çocuğun ortaya çıkması, beni şaşırtmıştı.
"Nasıl yahu!?"dedim, "Sonra nasıl evlenebildin?"
Cevap ne olabilirdi? "Beni çok sevmişti" olabilirdi, "Beni hiç üzmedi." olabilirdi, "İstediğim her şey ondaydı." olabilirdi, "Beni çok değerli hissettirdi" olabilirdi.
Lakin cevap, bütün olasılıkları yerle bir etti.
"Kocam beni ondan sonra ağlatabilen ilk insan."