18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir Hikaye Anlatıyorum: -4-

Bu, evden çıkmadığım, filmler izleyip, şarkılar ezberleyip, sayfalar biriktirdiğim yaklaşık 1.5 aylık süre içinde o kadar çok düşündüm/ağladım/uyumadım ki, artık geriye düşünecek/ağlayacak hiçbir şeyim kalmadı. Sadece "uyunacak uykularım" ve "görülecek rüyalarım" var.

Her şeyi bir anda tüketebilen ben, onca yıllık birlikteliğimizi, yıldızlar kadar çok anımızı, odamızı, yatağımızı, duvarlarımızı ve en nihayetinde seni, ancak bu kadar sürede tüketebildim.
Tanrı beni affetsin.

Şimdi, çok uzun süredir sadece "iç çamaşırlar/çoraplar/sadece evde giyilebilen kıyafetler" kısmını kullandığım dolabımın açık duran dev kapaklarının karşısında duruyorum.
"Hava nasıl acaba?"
Yağmurlu görünüyor.
Eylül ayındayız. 
Bir kot ve bir t-shirt beni idare eder.
"Müzik çalarımı unutmamalıyım."

Uzun koridorlu evimiz. Artık sadece bana ait olan evimiz.
Vestiyere yürüdüm.
Tanrım, o kadar uzun süredir ayakkabı giyinmiyorum ki.

Tam çıkmadan önce vestiyerde sallanan siyah sweatshirtü de geçirdim üzerime.
Siyah, kapşonlu. 

Merdivenleri sekerek indim.
Apartmanımızın büyük mavi kapısı.
Ve ardı, uzunca bir süredir sadece pencereden izlediğim sokak.
Dev ağaçları olan.
Yağmur yağdığında en güzel kokan.

Şimdi, suratıma çiseleyen bulutların yağmur damlaları düşüyor.
Burnuma gelen ağaç ve toprak kokusu, bu evi neden tuttuğumuzu kanıtlıyor gibi.
"Yağmur yağarken camı açabilmek için!"

Yürümek.
"Ben yokken, ne kadar değiştin sokak?"
Köşedeki büfe, yolun karşısında keman çalan sokak sanatçısı, duvar dibinde kitap satan örgütlü genç.
Her şey yerli yerinde.
"Beni mi bekliyordunuz?"

Adımlarımı hızlandırıyorum.
Yağmur da benimle birlikte hızlanıyor.
Kapşonumu asla örtmeyeceğim; yağmura haksızlık.
Hem zaten, kulağımda bu parça varken, sonsuza kadar yürüyebilirim.

Kalabalık sokaklardan birine dalıyorum.
Hala insanların yüzüne bakamıyorum.
Onun yerine, ayakkabımın burnunun katettiği mesafeyi hesaplamaya çalışıyorum.
Çünkü yalnızlar böyledir.
O sırada, bir teknoloji mağazasının önünden geçiyorum, gözüm vitrine takılıyor.
Dev televizyonlar koymuşlar.
Ve haberlerde hala insanlar birbirlerini öldürüyor.
"Asla değişmeyeceksiniz, değil mi insanlar?"

Kan kokusunu seviyor bazıları.
Öldürürken hiç acımıyorlar.
Sadece acıtıyorlar.
"Evden çıkmayarak kendine eziyet ediyorsun!" diye her fırsatta suratıma haykıranların, etraflarında olup bitenlere, ölen insanlara, acı çeken yaratıklara nasıl da bu kadar kayıtsız kaldığını anlayamıyorum.
Kan kokusunu seviyor bazıları.
Kendi kanlarında boğulsunlar, umurumda değil.
Ben sadece yürüyeceğim.

Yürümekten o kadar yoruldum ki, "Şu banka uzansam ya şimdi?"
Eve gitme fikri çok uzak şuan.
Saat gecenin bir yarısı.
Sokağın sonundaki marketin ışıkları hala yanıyor.
"Bu gece o gece mi? Yapacak mısın?"

Kafama koyduğumu yapmazsam, kendi kendimi yiyip bitireceğim.
Yarın yeni bir tavana gözlerimi açacağım, kaldığım yerden devam etmeliyim.
Edebilmeliyim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder