24 Aralık 2013 Salı

yeşil.iki.yaş



Ankara'nın en işlek caddelerinin asfaltlarının bilmem kaç metre altında, trafiksiz ulaşımı kolaylaştırmak için kurulmuş çift hatlı sistemin iğrenç yeşil banklarından ikisini işgal etmiştik. Önümüzden geçiyordu trenler, binmiyorduk, kimseyi izlemiyorduk.
Ben ağlıyordum, kesik kesik konuşuyordum.
Büyük ihtimalle anlaşılmıyordum ve bunu önemsemiyordum.
Çünkü, hayatımda ilk defa sadece anlatmak istedim.
Söyleyemediğim her cümlenin içimde yarattığı tonluk ağırlıklar beni aşağı çekiyordu, anlatmak istedim.
Neftetim, öfkem boyumu aşıyordu, anlatmak istedim.
Baş edemiyordum, anlatmak istedim.
Elimden bir şey gelmiyordu, anlatmak istedim.
Ne yapacağımı bilemiyordum, yapacağım bir şey kalmamıştı, anlatmak istedim.

"Elini öpebilir miyim?"
"Hayır."

İnsan her şeye katlanıyor, insan her şeye katlanıyordu da, aldatılmaya asla.
İnsan her şeye katlanıyordu da bu yalanlar neden?
İnsan her şeye katlanıyordu da.

Nasıl oluyordu da, bu kadar saf duyguların karşısına sonunu ağlayarak, sonunu düşerek, sonunu korkarak bitirdiğin duygular konuyordu?
Nasıl oluyordu hislerinin saflığının berraklığı kadar karanlık tepkilerle boğuşmak zorunda kalabiliyordun?
Peki, nasıl oluyordu da sonsuza kadar 'nasıl oluyordu' ikilisiyle başlayan soruları ard arda sıralıyordum ve cevap verecek kimse çıkmıyordu?
Ben neden cevaplayamıyordum kendi sorularımı?
Cevaplayamayacağım şeyleri merak ederek, nereye kadar gidecektim, gidebilecek miydim?
Daha fazla soru sormayayım.

"Şuan söyleyecek bir şey bulamadım."
"Biliyorum."

Orası bana cehennemdi, bana cehennem olan yerler vardı artık, ne zor.
Kapısından girmek istemediğim, önünden geçmek dahi istemediğim yerlerin varlığı, ne zor.
Varlığına katlanamadığım insanlar, inanılmazdır, yirmi yıllık var oluş sürecimde varlığına katlanamadığım insanlarla aynı bankları, sigara markalarını, binaları ve sıraları paylaşacağım zamanlar da gelecekmiş meğer.
Ve orası bana hala cehennem.

Kaçacak yerim yok, gidecek yerim hiç olmadı.
Biraz daha akıllı olsaydım, biraz daha akıllı ve ayakları yere basan,
akıllı, ayakları yere basan ve güçlü, biraz daha şüpheci, biraz daha yalnız, bunların hepsinin ne anlamı olurdu şimdi?

Acı çekmek.
Acılarımız özneldir, derdi arkadaşım, en güzeli hüzünlerimiz.

Bu kadar yoğununu uzun süredir hissetmiyorum.
Bu kadar yoğun acıyı uzun süredir hissetmiyorum.
O kadar yoğun hissediyorum ki, kendine zarar verme eğilimi olan insanların hepsini anlıyorum.
O kadar yoğun hissediyorum ki, farkındalığım artıyor, olan biten her şeyden haberdarım artık.
O kadar yoğun hissediyorum ki, tükeniyorum saniyede yıllarca, yaşlanıyorum.

Nasıl olacak bilmiyorum, nereye gidilir, ne kadar, bilmiyorum.
Kime ne yaptım diye düşünmeyi bir kenara bıraktım.
Hepsinden vaz geçtim.

Artık susalım.

"Bu gelene binelim mi?"
"Evet."



13 Kasım 2013 Çarşamba

kaç

-kulaklık-

Biz bu noktaya gelecek insanlar mıydık?

Bu canımı bu kadar derinden acıtan şeyin adı özlem ilk defa.
Bu beni her seferinde daha gürültülü kahkahalar atmaya zorlayan,
bu her seferinde sıçrayarak uyandıran uykulardan, hani düşüyoruz birlikte, sen çakılıyorsun yere,
bu her seferinde tırnaklarım avuçlarıma geçiyor gibi,
bu, kol ve bacaklarımı güçsüz, beni iştahsız bırakan, her şeyi keyifsiz hale getiren şeyin adı özlem.
İlk defa, özlüyorum ve acı çekiyorum.

"Çok mu özledin, git sarıl, ne olabilir en fazla? Neyden korkuyorsun?" benzeri cümlelerle kızar gibi yapıp aslında cesaretlendirdiğim insanların hissettiklerinden ve bana yakındıklarından daha derin bu.

"I missed the way you wanted me." 

Katlanamamak ne zor, katlanamamak ne zor.
Katlanamadığım şeyler var.
Hayatında benden sonraki insanlar mesela, kendini onlara yakıştırman.
Sen ki, her aynaya baktığında güçlü bir adam, aptal ama güçlü,
sen ki, her attığın adımda, cesur bir adam, cesur ama bilgisiz,
sen ki, her sana bakanın gözlerinde, mutlu bir adam, mutlu ama buruk,
ve sen ki, böyle 'sen ki'leri yazdıkça yazdırtan.
Nasıl oldu? Nasıl oldu ve bu kadar düştün?

Üzülüyorum.

"I wish, you were the one that got away."

Biz seninle, yollar yürürüz.
Şurada bilmediğimiz sokak kalmasın isteriz, kaybolarak öğreniriz biliriz.
Biz seninle güzel kokan kitapçıların raflarından rastgele çekilmiş bir kitabın bilmem kaçıncı sayfasındaki en güzel satırı ezberlemeye çalışırız.
En berbat manzaradan denizler yaratır, ağaçlar koklarız.
Biz, seninle, yağmurda radyoyu kısarız.
Geceleri yıldızları kaydırırız.
En çirkin şarkıların, en güzel rtimlerini durmadan dinleyip, her şeyi güzelleştirebileceğimize inanırız.
Biz, seninle.
Biz.

"If I could go back in time..."

Bendim.
En umursamazları.
Bendim, en bu kadar kahkaha dolusu,
güveniliri, cesuru, sırtı peki, karnı toku.
Bendim.
Yürüyünce arkasına bakmayanı.
Öfkelendi mi, tozu dumana katanı, en dik yürüyeni.
Sonra seninle çabaladım, bir şeyler olmaya ve yapmaya.
Daha çekilir olmaya, daha başarılı ve aklına gelen her şeyin daha iyisini olmaya.
Aklına gelen ve gelebilecek her şeyin daha iyisini yapabilmeye.
Sonra, bir sabah uyandım, ve artık görmezden gelmem gerekiyordu.
Ve daha iyi olabilecek her şeyimi kaybetmiştim işte.

"I wish I'd never ever seen your face."

Ve ben şimdi, sen farkında olmadan etrafında bir şekilde oluşturduğum düzenimin bozuluşundan geriye kalan parçaları topluyorum.
Burada, her andan kalan kırıklar ve parçalarla, ne yapılacak bilemiyorum bir taraftan, atmaya kıyamıyorum, ve hiçbir işe yaramazlar artık biliyorum.
Veda etmek zorunda bırakılmak ne zor.
Ben, vedaları beceremem.

"Got away from me"

Şimdi, nasıl yapalım?
Ben nasıl yürüyemeyeyim bu kez?
Nereden gitmek istersin?
Ama kesin gitmek istersin.

Biz bu noktaya gelecek insanlar mıydık?

20 Ekim 2013 Pazar

Ve

-kulaklık-

Ve zamanlar oldu.
Yemekler burnuma kötü koktu.
Yiyecek bir şey bulamadım.
Bütün günümü naneli sakız çiğneyerek geçirdim.

Ve zamanlar oldu.
Yapmam gereken şeyleri yapmadım.
Derslere gitmedim, annemi dinlemedim.

Ve zamanlar oldu.
Yükseklerden, çok yükseklerden yere çakıldım.
Kırılmamış tek bir kemiğim kalmadı.
Kafamın içinde yıllarca biriktirdiğim şeyler her yere saçıldı.
Üzerlerinden geçtiler.

Ve zamanlar oldu.
Göğüs kafesim nereden ve nasıl geldiğini anlamadığım bir süper güç tarafından sıkıştırıldı.
Birbirine geçti.
Nefes alamadım.
Pes ettim.

Ve zamanlar oldu.
Kendimi gidecek ve kalacak bir yerim olmadığına inandırdım.
Bir arabanın içinde sabahladım.
Her şeyden pişman olarak uyandım, ya da uyuyamamıştım zaten.

Ve zamanlar oldu.
Zaman dursaydı, hiçbir şey değişmeyecek kadar durgunlaştım.
Hiçbir şey hissedemeyecek kadar.
Ölmüş kadar.

Ve zamanlar oldu.
Konuşmadım, hiç;
hiç susmadığım zamanlarda olduğu gibi, durmadan.

Ve zamanlar oldu.
Bu nasıl yalnızlıktı ki, bünyesinde tamamlandım.
Nasıl bir tamamlanmaktır ki, bütün insanlık rahatsız etti beni.
"Bu nasıl yalnızlık." dediler, şaşırdılar.
"Bu yalnızlık nasıl yakıştı sana ki yaklaşamıyorum yakınına."

Ve zamanlar oldu.
Dibi gördüm.
Yetmedi, dibi kazıdım.
Daha aşağı ve.
Daha aşağı.
Aşağı.

Ve zamanlar oldu.
Vazgeçtim.
Her şeyden ve herkesten, birkaç saniye içinde.
Annemden başlayarak, geriye doğru.
Herkesten gidene kadar.

Ve zamanlar oldu.
Hiç böyle güçlü hissetmemiştim dedim ki dizlerimin bağı çözüldü.
Akciğerlerim iflas edene kadar ve bacak kaslarıma kramplar girene kadar,
nereye gittiğimi bilmeden koştum.

Ve zamanlar oldu.
Kaybettim.
Sahip olduğum, olabileceğim her şeyi.
Herkesi ve her yeri.

Ve zamanlar oldu.
Gökyüzü lacivertti, kıştı, kardı, kasımdı.
Üzerime devrildi.
Omuzlarımda taşıdım.

Ve zamanlar oldu.
Özlenmeyen oldum.
Sevilmeyen.
Nefret edildikçe büyüyen, güçlenen, bilmiyorum, kendini güvende hisseden.

Ve zamanlar oldu.
O zamanlar neler oldu.
Hatırlamıyorum.

-Buraya nasıl geldik?
-Sürüklenerek.

18 Eylül 2013 Çarşamba

bilinç.alt.af.

-şarkı-

Ankara'nın kalabalık sokaklarından birisindeyim.
Akşam üstü olmuş. Güneş yerini aya bırakırken etrafı kaplayan garip bir gri renk var gökyüzünde.
Böyle havaları bilirsin. 

Yankı şeklinde sesini duyuyorum.
Tam anlayamıyorum aslında ne söylediğini, ama ses senin, biliyorum.
-Nasıl?
-Beni kaç gece bu sesle uyuttun. Masallar anlattın, hayaller kurdun.
-Unutmuşum.

Sesin kaynağını, seni bulmaya çalışıyorum.
Sağıma soluma baktım. Göğe baktım.
Seni bulamıyorum.
Ne zor, ne zor. Böyle olmak ne zor.
Arkamı döndüm en son.

Ve orada.
Bütün gri renklere rağmen.
Sen göğsünü gere gere altın-beyazısın.
Ve orada.
Bütün kalabalığa rağmen.
Sen göğsünü gere gere "sen hayatıma giren en güzel şeysin".
Ve orada.
Bütün gürültüye rağmen.
Sen göğsünü gere gere ismini oluşturması için sadece üç harfe ihtiyacı olansın.

Nasıl olur.
Harfler yan yana gelir ve dünyanın en güçlü yumruğu olur? Nasıl olur.
-Nasıl?
-"Gel" gibi, "git" gibi. 


"Artık beni bırak" dedin.
Ellerin cebinde. Boynunda bir zincirin ucuna takılı bir yüzük var.
Ben tanıyorum o yüzüğü.
En sevdiğin, kopamazdın.
"Artık beni bırak."
Yüzüne bakıyorum;
- Şimdi sana ne söylemem gerek?
-Artık beni bırak.
-Biraz yürüyelim o zaman, aç mısın?

Rüyamda aç olup olmadığını sordum.
Yürümek istedim seninle rüyamda.
Benim rüyamdı halbuki. Benim bilinçaltı tarlam.
İstediğimi yapabilirdim. İstediğimi yaptırabilirdim sana.
Ama hiçbir şey yapmadım.
Peki neden? Peki neden?
Kendi kafatası sınırlarım içinde bile incinmeni istemedim.
Kimse anlamaz, sadece derinden bu tutkuyu hissedenler anlar.
Kimse anlamaz.

Yürüdük.
Aç değildin, daha çok yürüdük.
Ve daha çok. Sadece yürüdük.

Beni durdurdun sonra. Karşıma geçtin.
Yüzüme baktın.
Rüyanın başı sonu oldu tekrar.
Ellerin cebinde. Boynundaki zincirin ucunda en sevdiğin gümüş yüzük.
Her şeye göğüs gererken. Bana göğüs gererken.
Beni arkana almalıydın, göğüs germek yerine.
Bana göğüs gererken.

-Beni bırak. Artık beni bırak.
-Artık gidebilirsin. Bu sefer arkandan gelmeyeceğim.
-Beni bırak.
-Git.

Artık daha fazla yazamam.
Artık seninle ilgili daha fazla yazamam.

-Seni affediyorum.

18 Ağustos 2013 Pazar

en.veda

Ne zaman göğe baksam hep karanlık, ya yağmurdan ya geceden.
dikimevi-kurtuluş, yürüyerek yirmi dakika
Bilmiyorum, hava çok güzel olduğunda göğe bakma gereği duymuyorum sanırım.
kurtuluş metrosu dumlupınar çıkışı, hacettepe, sıhhiye kampüsü
Ne zaman göğe baksam, orada bir hesaplaşma var, göğsümden göğe yansıyan elbet.
dik yokuş, sonra onkoloji hastanesi
Hesaplaşmadan veda edemezsin çünkü, bu yüzden asla veda etmezdim ben.
ikinci sağ, yokuş aşağı, kütüphane/sağlık enstitüsü
Vedalaşmak için ne yapmam gerektiğini bilmediğim için buraya geldim.
merdivenlerin önünden sol, ikinci bank
Mekanlara anlamlar yüklemezdim de.
yarım saat
Çünkü eğer yüklersem, baktığım her yerden nefret edeceğimi sanırım.
yarım saat daha
Burası benim kentim çünkü, buradan başka gidecek yerim yok.
sol, kütüphane merdivenleri önünden direkt karşısı, otopark
Mekanlara anlam yükleyip onlardan nefret edersem... İnsan yuvasından nefret edemez.
sağ, otoparkın sonundaki çıkıntı
Buraya neden geldiğimi bilmiyorum. Ama hissettiğim şey huzursuzluk.
yirmi üç dakika
Bir şeylerin değişmiş olmasının huzursuzluğu.
yirmi sekiz dakika daha
Bilmem kaç yıllık "Ben duyuglarımla hareket ederim!"ciliği artık kenara bırakmış olmanın huzursuzluğu.
tahmin edemediğim bir süre daha
Bu derin sessizlik ve duygusuzlukla gelen huzursuzluk... Böyle olması gerekmiyordu.
...
Ama böyle oldu. İçimde seken ilkokul çocuğu sevinciyle geldiğim yere cesedimi sürükledim, aylar sonra.
...
Ayağımı beton zemin üzerinde birikmiş topraklar üzerinde sürüklüyorum. Daha önceden bunu yaparken ne düşünüyordum, hatırlamıyordum.
...
Buraya neden geldim ve şuan neden huzursuzluktan başka bir şey hissetmiyorum, bilmiyorum.
telefon, numara dört yıldır tanıdık, arayanın isminin başında "en yakın" sıfatı var içimden söylediğim.

"Böyle oldu. Ama böyle oldu. 
Ve senin böyle ağlamaya hakkın yok. Çünkü ben hiç böyle ağlamadım, sen varsın diye.
Sen mekanlara anlam yüklemezsin. Yüklememeye devam edeceksin.
Sana eve git demiyorum, ama orayı terk et."

Ne zaman göğe baksam hep karanlık, ya yağmurdan ya geceden.
Bilmiyorum, hava çok güzel olduğunda göğe bakma gereği duymuyorum sanırım.
O gün göğe bakma gereği duyduğumda, bir şeyler üzerime ağlıyordu.
Çok ıslandım.
Çok ıslandım.
Umursamadım.


-şarkı-

13 Ağustos 2013 Salı

Detay


Her şeyin başladığı yerde durup her şeyi nasıl elime yüzüme bulaştırdığıma baktım.
Ellerimde ve yüzümde, kollarımda ve bacaklarımda, sırtımda ve ayaklarımda hala izleri vardı;
benim geri dönüp baktığımda "güzeldi ama hataydı" dediğim ve herkesin "üzülme" diyebileceği o anlam veremediğim şeyin.

Kimseye bir şey anlatmadım, yine. Hayatta hiçbir şey benim için süpriz olmadı. Her zaman en başından beri tahmin ettiğim ve sonra da kurguladığım şeyi yaşadım, oynadım. Kimseye bir şey anlatmadım, yine. Bildiğim şeyleri söyleyeceklerdi çünkü, biliyordum. "Üzülme, bu kadar büyütme kafanda."

Halbuki ben hiç kimsenin umursamadığı küçük detaylarda yakalamıştım mutsuzluğu. Her insanın bir mutsuzluk kapasitesi var ki, hepsini detaylarda tükettim; herkes ana hatlarda tükendiğinde birinin ayakta kalması gerekir. Ve ben, tek başıma tükenip, herkes tükendiğinde tek başıma ayakta durabilmek için yaratılmışım.
Her şekilde yalnızım.

Ve ben, mutsuzluklarımla savaşmadığımda farklı olmuştum.
Ve ben, "mutsuzlukta yaşam bulan" olduğumda kaybetmemiştim.
Ve.
Ben.

Ben ve beni ben yaptığına inandığım her şey, ben ve mutsuzluklar ve o detaylar ve ben, ve benim olan her şey, yürüyerek geldim buraya; her şeyin başladığını sandığım yere. 
Geri dönmeyeceğim.

"Aslında doğru müziği bulduğumda sana her şeyi yaptırabilirim."
"Doğru müzikle bana her şeyi yaptırabilirsin."

Doğru müzik diye bir şey yoktur.

2 Temmuz 2013 Salı

"Ondan sonra ağlatabilen ilk insan": -4- SON

Haziran/2013
"Birbirimize her zamandan ziyade uzağız, çünkü artık ümidim kalmadı. Bu sondu."

Ocak/2013
Arkasını dönüp gidişi, dudağının titremesinden sadece birkaç dakika sonraydı. Aramızdaki uzaklık "İstanbul-Ankara" kadar kilometreyken hayatta istediğim tek şeyin O olduğunu sandığım zamanlar bir kenara, matematiksel olarak uzaklığımızın yüz santimetreden daha az olduğu o anlarda  hissettiğim "aramızda dünyalar var" uzaklığını açıklayamıyordum. Nasıl bu hale geldik?

Nisan/2012
Her seferinde tam isminin başına sev- kökünden türeyen o güzel kelimeyi ekleyecekken, tam o kadar yaklaşmışken, bana o güzel kelimeyi kullanmanın getirdiği sorumlulukların O'nun için nasıl da baş edilmez olduğunu, benimle alakası olmadığını, meselenin bireysel olduğunu açıklamaya girişir ve sonra birgün birlikte uçurtma uçuracağımızın sözüyle konuyu kapatırdı.

Ocak/2013
Nasıl oldu bilmiyorum, bir sabah uyandığında aklına gelen ilk aklına gelen oldum ve dünyası durdu. Şimdi her şeyin daha kolay olacağını, zaten O'nu seven bir kadına aniden böylesine delice hisler beslemenin aslında bir adam için birçok şeyden/yerden/insandan kaçış kapısı olacağı konusunda kafasında oluşan fikirleri ve içinde bir yerler patlayan hisleri durduramamış, soluğu Ankara'da; yanımda almıştı.

Haziran/2012
Bavulu toplamamın yarım saati, yola çıkışımın dörtte üç saati ve yaşadığı kente varışımın bir nokta yirmi beş saatlik yolculuğu ardından, onun kentinde geçirdiğim ikinci gecenin sabahında, artık birlikte bu ortasından deniz geçen kenti de arşınlama vaktimiz geldiğini anlamıştım. Tekliflerim çok açık ve anlaşılırdı, birlikte yürüdüğümüz yollar olsun istiyordum O'nun kentinde. Lakin, aldığım geri dönüşler göğüs kafesimi sıkıştırıyordu ve en nihayetinde tam yirmi üç gün kaldığım o kentten hevesim kırılmış olarak döndüm; reddedilmiştim.

Ocak/2013
Aslında her şey gayet güzel başlamışken ve bir sorun çıkmazsa asla sonu gelmeyecek bir yola çıkmışken, yüzüne baktığımda bilmem kaç kilometre öteden O'na karşı hissettiğim şeylerin sadece zerresini dahi hissedemediğimden, şuan gidişini izliyordum. Asla geri gelmeyecekti. Asla tekrar çağırmayacaktım. Bütün kapılar kapanmıştı. Tekrar da açılmayacaktı.


23 Haziran 2013 Pazar

Gidişin Hikayesi: -4- SON

-buradabirşarkıvar-

Buraya nasıl geldiği hakkında bir fikri yoktu.
Aslında, hayatında ilk defa bu kadar yüksek bir yerden yeryüzüne bakıyordu.
Kafasının içinde yankılanan melodileri durduramıyordu, her seferinde daha da güçlü duyuyordu.
Beyni ona böyle güzel bir ölüm seremonisi hazırlamıştı, böyle düşünüyordu, şikayetçi değildi.

Burada olduğunu kimse bilmiyordu, Adam'dan başka.
Gerçi, bilseler ne değişecekti, kolundan tutup onu vazgeçirmek için mi uğraşacaklardı?
Uğraşsalar bile boşunaydı, işe yaramazdı. Zira şuan, hayatında hiç olmadığı kadar güçlüydü.
Kendine söz vermişti, geri adım atmak yoktu, bu onun savaşıydı, ve kazanacaktı.

O'nu düşündü, Tanrım, O. Güzellerin en beyazı.
Yolların sonu, hislerin derini, gökyüzünün huzuru ve gecenin aydınlığı.
Tanrım, O.
Söyleyecek bir şey yoktu artık, söylenecek her şey söylenmişti şimdiye dek.

Birazcık eğilip aşağıya baktı. Yere çakılmasının ne kadar süreceğini hesaplamaya çalıştı,
Ve teni yerle buluştuğunda vücudunun/kemiklerinin/organlarının ne hale geleceğini düşünmemeye.
Kendini bırakacaktı.
Şuan tam kestiremediği bir süre sonra yerle buluşacaktı.
Ve sonra hissizlik.
Beklenen şey tam anlamıyla buydu.

Kendini bıraktı.
Kısa bir süre, 32 saniye, yere çakıldı.
Ama ölmedi.
Sadece uyandı.


22 Nisan 2013 Pazartesi

Gidişin Hikayesi: -3-

İlk gün "Şu rafların tozları alınacak" diyip ilk bakışta farkedilmeyen kapıdan girip kaybolan adamın dükkanında çalışmaya başlayalı neredeyse iki ay olmuştu.
Zaman çok hızlı geçiyordu ve adam her gün bir şey anlatıyordu. Her gün güzel bir şey anlatıyordu. Her geçen gün daha da güzel bir şey anlatıyordu. Aslında ne anlattığını sonradan hatırlamıyordu. Ama iyi hissediyordu. Adam da "Hatırlamıyorsan, başardık" diyordu o her "Neydi?" diye hatırlamaya çalışıp başaramadığında.
İyileşiyordu.

Küçük bir ev bulmuştu. 
Ne kadar küçük olursa olsun, kendi yemeğini yapabiliyordu, duvarlarına resimler çizebiliyordu hatta bazen banyosunu bile fırçalıyordu hafta sonları.
"İsteyebileceğimden bile daha iyi" diye düşünüyordu hep. Zaten hiç gözü yükseklerde birisi olmamıştı.

Gidişinin ikinci ayıydı. 
Aylardan Hazirandı.
Kışı sevmezdi, güneşe aşıktı.
Her şey inanılmaz yolundaydı.
En azından bir sabah köşedeki büfenin önünde O'nu gördüğünü zannedene kadar.

Hayatında bir "O" diyebileceği birisi vardı.
Ve bu varlık inanılmaz bir ağırlık bindiriyordu omuzlarına bir zamanlar.

"O". Tanrım, çok güzeldi. Her şeyden daha güzel. En güzel.
Dünya üzerindeki bilmem kaç milyonda bir olasılık bir araya gelmişti ve Tanrı eliyle organizmalaştırılmıştı.
İsmi üç harfliydi. 
Göçmendi, acılı bir yolculuktur, herkes bilmez, o şahit olmuştu.
Sesi olması gerektiği gibiydi ki sesiyle uykuya dalardı.
Ellerini hiç görmemişti.
O'nu hiç sinirli de görmemişti, üzgün de, mutlu da.
Ağlarken duymuştu bir kez, çok zordu, o da ağlamıştı.
Teni altın beyazıydı.
Kesin güzel kokardı. 
Ve O, asla dokunulmayacak kadar yakındaydı. O kadar uzak.
Bunun adı aşk değildi.
Ve bu hüzünlü bir durum değildi.
Bir kere onun şehrine gitmişti, gittiğini söylememişti.
"Gel" kadar yaklaşmıştı, ama korkmuştu. Bu nasıl bir korkuydu?
Neyden korkuydu, nasıl korkuydu, neden korkuydu?
Sorgulamamıştı. 
Telefonunu kapatıp kendi şehrine geri dönmüştü.

Sürekli unutmaya çalışıyordu, aslında geçiştirmeye.
Mesela, içinde "It's been a while but i still feel the same" satırı geçen turuncu kafalı çocuğun şarkısını duyunca kanalı değiştiriyordu.
Ya da "You belong to me!" diye haykıran güzel sesli kadının şarkısını hiç dinlemiyordu.
Ayrıca, bütün göçmenlerden de nefret ediyordu. 
Yazılarını yakmıştı ve gözyaşı dökülünce telefonun teknolojisinin altından piksellerinin göründüğü fotoğrafları da silmişti.
Gerek yoktu, yapması gereken tek şey affetmekti ve rahatlamak.
Yapmıyordu.

Düşünerek Adam'ın dükkanından girdi içeri.
"Bugün ben anlatacağım" diye başladı ve bütün hikayeyi bitirmesi tam kırk altı dakikasını almıştı.
Adam, "Ölmelisin, şimdi git" dedi.

Çok sinirlenmişti. 
Bir hışımla kalkıp terketti dükkanı.
Nasıl ölmek? Bu ne demekti?

Ve anladı.
Ölmeliydi.
Ölecekti de.

9 Nisan 2013 Salı

Gidişin Hikayesi: -2-

Dün gece cebinde kalan son parasıyla başını soktuğu pansiyonun rahatsız yatağında uyandığında gördüğü ilk şey tavandaki kahverengi lekelerdi.
Dişlerini o kadar sıkmıştı ki, çenesi ağrıyordu. Kan ter içindeydi ve tırnaklarını avuç içine geçmişti.
Derin derin nefesler alarak kendini sakinleştirmeye çalışıyordu.
Rüyasında ne görmüştü?

Yine koşuyordu rüyasında.
Arkasından gelen var mıydı, bilmiyordu.
Nereye gidiyordu, bilmiyordu.
Zaten kaçmıyordu ve ulaşmaya çalışmıyordu, koşuyordu.
Sonra farkediyordu ki, aslında o hareket etmiyordu. Etrafındaki her şey geriye doğru akıyordu.
Ve bomboş bir karanlığın ortasında kalıyordu.
Sağa ve sola bakıyordu, göremiyordu.
Yeri hissetmiyordu, düşüp düşmediğini bile bilmiyordu.
Nefes alışı duruyordu sonra bir anda.
Ama boğulmuyordu. Acının en doruk noktasında kalıyordu.

Sonra işte, kan-ter içinde uyanışlar, avuç içerine geçen tırnaklar, ağrıyan çene ve derin nefesler.

Oyalanmamalıydı.
Geçici de olsa gününü kurtarabileceği bir işe ihtiyacı vardı.
Üzerini değiştirip kendini sokağa attı.
Sonra ilk "Bizimle çalışmak ister misiniz?" ilanının asılı olduğu dükkandan içeri daldı.

Eski ve şirin sayılabilecek bir pasta dükkanıydı burası.
Sahibi güler yüzlüydü ve her taraf kurabiye kokuyordu. Kurabiyeden nefret ederdi ve sürekli gülen suratlara alışık değildi. Burası ona göre değildi. Ayaküstü bir muhabbetten sonra hemen dışarı çıktı.
İkinci denemesi ise kırık dökük bir kitapçı oldu.
Sahibi sıradandı ve yorgundu. Her taraf toz kokuyordu ve astım hastalığına yakalanmadığı sürece sorun değildi. Burası onun için yaratılmıştı ve aslında burada herkesten saklanabilirdi. Yeni bir başlangıç olacaksa, başladığı yer burası olmalıydı.
Pek bir şey söylemedi etkilemek için, dükkan sahibi de boş sözlerden o kadar bıkmış olacak ki, şartları söyledikten sonra "Şu rafların tozları alınacak" dedi ve arkadaki ilk bakışta farkedilmeyen kapıdan içeri girip gözden kayboldu.

Akşam pansiyona elinde turkuaz bir kitapla girdi. İsmi silinmişti. Zaten bu gece okumayacaktı. Sadece rengi güzeldi.
Acilen kendine bir ev tutması gerektiği fikriyle uykuya daldı.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Gidişin Hikayesi: -1-

Nereye gideceğini bilmeden buraya kadar yürümüştü.
Alıştığı insanların hiçbirini tekrar görmek istemiyordu.
Hepsinden uzakta olmalıydı.
Her sabah aynı insanlarla selamlaşmamalıydı.
Hep aynı büfeden sigarasını almamalıydı.
Sürekli uğradığı mekanın çalışanı "Her zamankinden getiriyorum" diyip gülümsememeliydi.
Kafasındaki şey, en klişesinden "yeni bir hayat"tı.

Tarih birnisanikibinonüç/pazartesi idi.
Saat akşam dokuz.
Gök gürlüyordu.
Üzerine denizleri boşaltıyorlardı.
Cebinde çok az parası vardı.
Müzik çalarının şarjı bitmek üzereydi, gerçi dinleyecek güzel parçaları yoktu eskisi gibi.
Çantasındaki kitapları da kesin ıslanmıştı.
Aç olduğunu hissetmiyordu, ama midesi boştu.
Üşümüyordu.
İnanılmaz ıslaktı ve yorgundu.

Oradan hiç ayrılmamalı mıydı?
Bu hikaye nasıl bitecekti?
Bilmiyordu.

Bildiği ve yapabildiği tek şey yürümekti.
Koşuyordu.

19 Mart 2013 Salı

Arka Bahçe


Hava o kadar soğuktu ki hafta sonu, aslında İstanbul'un ne kadar güzel bir kent olduğunu unutup "Ben bu şehri sevmiyorum ya" gibi iddialı cümleleri havaya savuruyordum.

Herkes bilir ki, her Ankara insanının kaçacak kapısı en azından bir semtinde taze balık yiyebileceğin kentlerdir, ki İstanbul biz Ankaralıların arka bahçesidir.
Bir arka bahçen varsa, sonra o arka bahçene açılan kapın, başka bir kapıya ihtiyacın yoktur ve kaçman gereken tek yer orasıdır.
En yakın arkadaşından tut, her sabah sadece selam vermekle yetindiğin yaşlı amcaya kadar herkes eğer bir gün kaybolursan büyük ihtimalle arka bahçende oyalandığını bilir.

Gün gelir, bahçeni o kadar çok seversin ki; o olmadan ne yapacağını bilemeyeceğini düşünürsün.
O kadar çok seversin ki o bahçeyi; toprağını koklamaya kıyamazsın.
O kadar çok sığınırsın ki oraya; üzerine tuğlalardan evler yapmaya gerek duymazsın. Kar kış demezsin, yalın ayak basarsın üzerine.
O kadar çok benimsersin ki; çiçeklerine kitap okursun, çimenlerine uzanırsın, ağaçlarına şarkılar söylersin.
O kadar çok sensindir ve o kadar çok senindir ki, kimseye anlatmazsın, kimseye söylemezsin, saklarsın, korursun, gizlersin, kollarsın.

Sonra gün gelir, küçük bir çocuğun topu kaçar oraya. 
Dalıverir bahçene küçük çocuk topun peşinden.
Kendi oyuncağını kurtaracak ya oradan, nereye girdiğini, nerelere bastığını öyle farketmeden, nasıl bir 'yuva'yı rezil ettiğini bilmez.
Zaten o kadar küçüktür ki; anlatsan da anlamayacaktır.

Sonra perdeyi aralayıp bahçene bakarsın akşam üzeri;
Senin o toprağını koklamaya kıyamadığın bahçenin canına okumuşlardır.
Kime kızacağını bilemezsin; "Kendime mi, duvarları o kadar yüksek öremediğim için, küçük bir çocuğa mı bu kadar aptal olabildiği için?"

O kadar üzülürsün ki anlatamazsın, kapıları kitlersin.
Bir daha asla arka bahçeler yaratmayacağına yeminler edersin.

"Ben İstanbul'u sevmiyorum."
"Beni eve götür."

11 Şubat 2013 Pazartesi

Düşün bir

Elini kesiyorsun, derin kesiyorsun. Derin yarılıyor, etin kanıyor.
Acıyor, ama geçiyor.

Bileğini burkuyorsun. Kasların geriliyor.
Şişiyor, morarıyor.
Buz koyuyorsun, belki birazcık üstüne basamıyorsun, ama geçiyor.

Kolunu kırıyorsun, mesela. Kemiğin kırılıyor derinin altında.
Belki kemiklerinin içinden geçen sinirlerin kopma noktasına geliyor.
Acıyor, gerçekten çok acıyor.
Ama geçiyor.

Çok yüksekten düşüyorsun ya da.
Felç olmuştu adam, televizyonda izlemiştim.
Bacaklarını kıpırdatamıyordu.
Ameliyat olmuştu. Çok acılı bir ameliyat.
Ama geçmişti. Yürüyebilmişti sonra.

Grip oluyorsun, geçiyor.
Akciğerlerinde partiküller toplanıyor, geçiyor.
Sol göğüs kafesinin en alt kemiği kırılıyor, geçiyor.
Böbreğinin birini bağışlıyorsun, geçiyor.

"Bu boğazımda düğümlenen nedir?" diyorsun, "Nefes alamıyorum." diyorsun.
Küfürler ediyorsun öyle, duvarlar yumrukluyorsun, belki.
Müzikler dinliyorsun, kitaplar okuyorsun.
Nefret ediyorsun, daha çok ağlıyorsun, daha çok tükeniyorsun.

Her şey geçiyor, bu geçmiyor.

1 Şubat 2013 Cuma

Sezar'ın Hakkı CYK'ya

Tam bir yıl önce dün, ilk yazımı yayınlamışım.

Hazırlık sınıfı öğrencisiydim o zamanlar, bir çok sıkıntıyı atlattığımı sandığım ama aslında üzerlerini ötmeye çalıştığım zamanlardı. CYK'yı keşfetmiştim sonra, onun blogunu okumaya başlamıştım; "Ben bu kadına ulaşayım artık!" dedim ve tanıştım.
Acayip sıcak bir kadındır kendisi. Samimidir. Yardım severdir. Sessizce dinler, sırtını sıvazlar, destek olur.
Kompleksli değildir, egolarından arınmıştır. Tam bir abladır. Nadir insan böyledir.

Bir akşam "Artık O'nu affet!" dedi. Yazdıklarımı kendime saklayan bir insandım, o gün affedip CYK'ya gönderdim yazdığımı. "E hadi sana blog açalım!" dedi o da okuduktan sonra.
Ve şimdi buradayım.

Şuan CYK'yla görüşmüyoruz; bazı anlaşmazlıklar oldu. Ne yapalım.
Ama Sezar'ın hakkı Sezar'a.
Belki biraz daha nefes alıyorsam, onun sayesindedir.
Aramızda ne geçmiş olursa olsun, asla ve asla kin gütmedim, asla ve asla nefret etmedim, öfkelenmedim bile.
Her zaman Büyük Kadın'dır, öyle kalacaktır.

Bu da birinci yıl yazısı olsun.

24 Ocak 2013 Perşembe

"Ondan sonra ağlatabilen ilk insan" -3-

Şarkı
Mutlu olunca şüpheye düşmek diye bir şey var.
Mutlu olunca ne kadar aptallaşabileceğimi asla kestiremeyeceğime dair yazılar yazmıştım.
Bu kadar iyi hissedince tedirgin olmak diye bir şey var.
Bu kadar iyi hissedebilmenin bana ne kadar uzak olduğunu düşünerek uyuyordum birkaç gün önce.

Sorunlarla boğuşurken, yorgunluktan pes etme noktasına geldiğimde annem, "Ortada bir sorun olduğunu farkedebilecek kadar uyanıksın demekki." der ve bana pes durumunda es verip, devam edebilmek için ihtiyacım olan gücü uyandırırdı.
Ben şuan uyuyorum, çok derin.

O çok "iyi hissetme", kafatasımın arkasından, omurgam yardımıyla bütün hücrelerimin çekirdeklerine kadar uzanıp beni uyutan dumanımsı bir uyuşukluk yayıyor, durduramıyorum.

Ondan sonra ağlatabilen ilk insan bugün benim şehrime geldi, her şeyden şüphe eder hale geldim.

İyi uykular.

17 Ocak 2013 Perşembe

Nedensellik

Sonuçlara değil, nedenlere odaklanırsan sorunları çözebilirsin.

Aynaya bakıyordum, sadece ağlarken güzeldim.

Saçlarıma sinen sigara kokusundan, kendime zarar verişimden şikayetlenmekle hiçbir yere varamayacağımızı ikimiz de biliyor olmalıyız. Sonuçlar çoğu zaman yalancıdır çünkü.

Evden çıkarken güzel bir göz makyajı yapmıştım, yanaklarımda siyah uzantılar belirmiş.

Mesela, tepen her attığında, öyle ağlamaklı olduğunda, işte sağı solu kırmak istediğinde kendini sakinleştirmek için elinin altında sürekli bir paket sigara taşıyorsan, bu bir sigara içme nedenidir.

Kendime baktıkça daha çok ağlayasım geliyordu, en çok kendimi seviyordum; en çok kendime acı çektiriyordum.

Eğer neden bu kadar öfkeli olduğumu, ağlamaya bu kadar yaklaştığımı, dişlerimi sürekli sıktığımı çözebilirsen -ki bunu yapabilecek çok nadir insanlardansın-, belki mantıklı cümleler kurabiliriz.

Beni böyle görseydi, sarılır mıydı acaba?

Çünkü ben, şu sıralar kendi başıma, kafamın içindeki seslerle birlikte bile bu kadar sağlam saçmalayabiliyorken, bir de mantığına bu kadar güvendiğim insandan aptalca sözler duymaya katlanamayacak kadar yorgunum.

-Birazcık mantıklı olabilecek miyiz acaba?
-Buna neden ihtiyacımız var?
-Sığınacak başka bir yerim yok, ondan.

8 Ocak 2013 Salı

"En büyük yanlışları ben yaptım."

Yine yeminler etmiştim, yumruklarım havayı dövmüştü öyle, dişlerimi sıkmıştım.
Kendime hedefler belirlemiştim, "Şunlar olsun, bu kadar param olsun, şu kadar çalışayım, kimseyi sevmeyeyim, sonra öylece öleyim."
Dik duracaktım, kafa tutacak kadar yalnız, herkesten nefret edecek kadar kendime düşkün olacaktım.
Duvarlar örecektim, örmüştüm de, kimseyi yaklaştırmayacaktım yanıma.
Seni unutacaktım.
Geçmişi unutacaktım. 
Seni benden alanları unutacaktım.
Bugün asla gelmeyecekti.
Hesaplamıştım, yemin ederim.

Şimdi, dizlerimin üzerinde, omuzlarımın taşımakta zorlandığı gecenin soğuttuğu camda başım, nefes aldıkça buğulanıyor görüşüm, seni biraz daha sevmiyorum, gittikçe iğreniyorum, özlemiyorum, nefret ediyorum.

En büyük yanlışları ben yaptım.