19 Mart 2013 Salı

Arka Bahçe


Hava o kadar soğuktu ki hafta sonu, aslında İstanbul'un ne kadar güzel bir kent olduğunu unutup "Ben bu şehri sevmiyorum ya" gibi iddialı cümleleri havaya savuruyordum.

Herkes bilir ki, her Ankara insanının kaçacak kapısı en azından bir semtinde taze balık yiyebileceğin kentlerdir, ki İstanbul biz Ankaralıların arka bahçesidir.
Bir arka bahçen varsa, sonra o arka bahçene açılan kapın, başka bir kapıya ihtiyacın yoktur ve kaçman gereken tek yer orasıdır.
En yakın arkadaşından tut, her sabah sadece selam vermekle yetindiğin yaşlı amcaya kadar herkes eğer bir gün kaybolursan büyük ihtimalle arka bahçende oyalandığını bilir.

Gün gelir, bahçeni o kadar çok seversin ki; o olmadan ne yapacağını bilemeyeceğini düşünürsün.
O kadar çok seversin ki o bahçeyi; toprağını koklamaya kıyamazsın.
O kadar çok sığınırsın ki oraya; üzerine tuğlalardan evler yapmaya gerek duymazsın. Kar kış demezsin, yalın ayak basarsın üzerine.
O kadar çok benimsersin ki; çiçeklerine kitap okursun, çimenlerine uzanırsın, ağaçlarına şarkılar söylersin.
O kadar çok sensindir ve o kadar çok senindir ki, kimseye anlatmazsın, kimseye söylemezsin, saklarsın, korursun, gizlersin, kollarsın.

Sonra gün gelir, küçük bir çocuğun topu kaçar oraya. 
Dalıverir bahçene küçük çocuk topun peşinden.
Kendi oyuncağını kurtaracak ya oradan, nereye girdiğini, nerelere bastığını öyle farketmeden, nasıl bir 'yuva'yı rezil ettiğini bilmez.
Zaten o kadar küçüktür ki; anlatsan da anlamayacaktır.

Sonra perdeyi aralayıp bahçene bakarsın akşam üzeri;
Senin o toprağını koklamaya kıyamadığın bahçenin canına okumuşlardır.
Kime kızacağını bilemezsin; "Kendime mi, duvarları o kadar yüksek öremediğim için, küçük bir çocuğa mı bu kadar aptal olabildiği için?"

O kadar üzülürsün ki anlatamazsın, kapıları kitlersin.
Bir daha asla arka bahçeler yaratmayacağına yeminler edersin.

"Ben İstanbul'u sevmiyorum."
"Beni eve götür."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder