16 Aralık 2014 Salı

kapı.duvar

Sadece bir kişi anlayacak.

Burada okumaya başlıyorsun.

Şuandan itibaren yazacağım her şeyi suratına söyleme fırsatını elime geçirebilmek için hiçbir şeyi vermezdim.
Elimi telefona atmak yerine buralarda sürünüyorsam, seni zaten öldürmüşüm demek değil miydi?
Son konuşmamızda sesim titredi, beni en iyi sen tanırsın.

Burada devam ediyorsun.

Tanışmamızın üstünden geçen zaman arasında,
bir çocuk doğdu, dördüncü yaşını kutladılar.
Ben sayısı iki elin parmaklarını geçecek kadar çok insan öldürdüm.
Sayfalarca yazdım,
tonlarca okudum,
aylarca izledim,
durmadan dinledim.
Kim olduğun hakkında hala fikrim yok.

Yıllar geçti bak, görüşmedik.
Sen kimi özlemedin?
Ben seni bana geri döndüğünde tükettim.
Ne zaman gidilmişti buralardan?
Bu üzgün bir hikaye değil.

Beni aptal arkadaşlıkisteğigöndertakipet butonları arkasına
saklamaya çalıştığın
her hamlede,
kendine geri dönebileceğin bir kapı daha yarattığını sandın.
Tuğlaları örünce ne yarattım, 
görmek ister misin?
Önüme çektiğin beyinsiz sanal engellerse sana yol, su,
biraz daha güven ve
biraz daha engel,
biraz daha hayranlık getirecekti hesapta,
bu işin bir ardı olduğunu ve istersem
şimdiye kadar yaşadıklarımla yetineceğime kalkışacağımı
nasıl oldu da aklına getiremedin.

Okumaya buradan devam edeceksin.

Şimdi akılsız bir arkadaşlıkisteğigönderildi oyunu daha oynuyorsun.
Kurmaya çalıştığın devrik cümleleri okumaktan bıktım.
Söylemek istediklerin vaktimi harcamaya değiyorsa,
konuşmayı denersin.
Metrelerce yaklaşıp, yüzyüze gelmeye yüzü olmamak nasıl bir şeydir,
en iyi sen bilirsin gerçi.
Beynini kullanmayışın beni yordu artık.

"Senin kadar zavallı bir insanla hiç 
uğraşmamıştım."

Burada okumayı bitireceksin.

Şimdi dinleyebilirsin

29 Ekim 2014 Çarşamba

veda.2

Bunları elli bilmem kaçıncı doğum gününü kutladığımız, elindeki hançerle hepimizin göğüs kafesinde delikler açan ölü adamın en bilindik parçalarından birini dinlemeye başlamışken yazıyorum. Yağmurun, çamurun deymediği bir yüreğin güzelliğinin fikri başımı döndürmüş durumda.

Bu kadar.

Hissetiklerimi anlatmak isteyişimin içimde patlattığı volkanlardan taşanlar derimin altında gerçek bir acıya sebep oluyor. Yine de ihtiyacım olan kelimeleri bulamıyorum ve bir volkanik dağ daha yaratıyorum içimde. Kendimi hapsettiğim çıkmazı daha iyi anlatmak lazım gelirse şah damarıma yeni bilenmiş bir kesici alet yaslamam gerek. Lakin kimseyi korkutmak istemem, şimdilik köşede dursun.

Bu kadar yakın.

Sen hariç herkesin suratına gözümün ucuyla baktım. Söylediklerini ciddiye almadım, bütün tekliflerini reddettim.
Hiç kimsenin yanıma sokulmasına dahi izin vermedim.
Herkesten nefret ettim.
Seni avucumun içine ve bütün hariçleri elimin tersine aldım.

Bu kadar yakın olmak ve hala.

Güzel bir kitapçının arkasındaki kafede saatlerce oturduk birgün.
Sana şimdiye kadar anlatmadığım her şeyi anlattım, sakladığım her şeyi gösterirken.
Şaşkınlığından başlayarak hayranlığına ve hoşnutsuzluğuna kadar her sesi kaydetmiştim ogün bir cihaza. Elimde bir saat yedi dakika üç saniyelik bir ses kaydı var. Bir zamanlar sahip olduğum, kaybedersem her şeyin çekilmez olacağını düşündüğüm, şimdilerde ise özlemekle yetindiğim her şeyim onun içinde işte. Aklım almıyor, bu duruma nasıl geldim.

Bu kadar yakın olmak ve hala
konuşamamak.

Şimdiki aklım olsa seni nasıl benimsediğimi ve aramızda ne olursa olsun sana hissettiğim şeyleri asla tüketemeyeceğimi daha iyi izah etmeye çalışırdım sana. Şimdiki aklım olsa seni o beyinsiz çocukların yanına da bırakmazdım, bana söylediğin beyinsiz şeyleri de senin yanına. Şimdiki aklım olsa o zamanlar hep o öfkeyle söylenmiş, taşa söylesen toz olur hırçın cümleleri de kullanmazdım. Şimdiki aklım olsa seni yok ederdim ve bunların hiçbirini yaşamak zorunda kalmazdık. Biraz susalım.

Bu kadar yakın olmak ve hala konuşamamak, dokunamamak. 

Sana kaç kere veda ettim, hala tükenmedim. Yazdıkça ne kadar da yazmadığımı farkediyorum. Bir şey daha hatırlıyorum, bir şey daha, bir şey daha ve bir şeyler birleşip senin dahil olduğun şeylerin sonsuzda bir parçasını bile oluşturmuyor.

Şimdilik yazacaklarım bu kadar ki, dikkatim dinlediğim şarkının sözlerine kayıyor aklım.
Nasılsın? 

"Avutulmuş çocuklar çoktan sustu.
Bir ben kaldım, bir ben kaldım.
Tenhasında gecenin, avutulmamış ben

İşi gücü olanlar, çoktan gitti.
Bir ben kaldım, bir ben kaldım.
Voltasında gecenin, hiç uyumamış ben."

İyisin.

26 Eylül 2014 Cuma

sekiz.sırt

Bu vedalar elime çok yakıştı.

Lisenin sıkıntılı ilk yılını henüz bitirmemi kutlar gibi,
sınırından tütün kaçakçılığı yaparak köşeyi dönmüş aşiretlerin oteller işlettiği,
güzeller güzeli bir doğu kentinin,
ismini dahi hatırlamadığım semtinde,
bize uyuyalım diye ayarlanan apartman vari yapının bahçesinde,
başımızın altında yastıklar, saat gece yarısını geçeli de çok olmuş, sırtımıza toprağı alarak
sağ ellerimizin baş parmaklarıyla yıldızlara hikayeler yarattık.
Henüz tanışmıyorduk.
Ergen bile olamayacak kadar küçüktüm ben ve
sen sırtına 'bu kızı koruyup kollama' görevini giymiştin.
Bir hafta sonra Ankara'ya döndük.
Yıl ikibinsekiz.

Ben siyaset gibi bir şeyle tanıştım ve herkesi bıktırdım.
Elimden bazı kitaplar düşmüyordu hiç,
herkese anlatmak istediğim bir şeyler vardı,
herkesin bilmesi gerektiğini düşündüğüm.
Saatlerce konuşurdum, hiç susturmazdın.
Beni dinlemekten usanmadığım parçalarla sakinleştirirdin.
Kahkahamız tavana çarpardı,
yan masa bizi dinlerdi,
umursamazdık.
Ben sakinleştim.
Yıl ikibindokuz.

Değişik bir oğlan çocuğuyla tanıştım sonra.
Göğüs kafesimin çıtırdamasından, kanımın damarlarıma yaptığı baskıya kadar,
her şeyi algılayabilecek bir noktaya geldim ben, ismine aşk gibi bir şey dedik.
Benim elim ayağım titredi, sen oradaydın.
Kim yakıştıramadı, sen oradaydın.
Arkadaşım onaylamadı, sen konuşmadın.
Sonra bir gece dizlerimin bağı çözülene
iliklerim kuruyana,
dişlerim sökülene kadar terkettim.
Herkes gitti, sen oradaydın.
Ben toparlanamadım.
Sen oradaydın.
Yıl ikibinon.

Liseyi bırakıp bir sınava girdim.
Sonra kendimi dev bir kampüste buldum.
Hala toparlanamamıştım
üzerine yeni bir şeylerin başlangıcının gerginliği bindi,
saçlarıma kadar kesebildiğim her şeyi kestim, sen kesilmedin.
Yıl ikibinonbir.

Pes ettim.
İnsanlardan nefret ettim.
Toparlanamadım.
Uyumadım.
Zayıfladım.
Güç kaybettim.
Gittikçe içime sindim,
içime sindim, içime çekildim.
Filmler izledik yine de,
bırakmadın,
bir şeyler anlattın, bir şeyler dinlettin,
umudunu hiç kesmedin,
hep devam ettin
Başıma neler geliyordu,
başıma neler geliyordu, gülsek mi ağlasak mı?
Olsun, dedin, olsun ya halledilir.
Yıl ikibinoniki.

Bir uyandım, sakinim.
Bir uyandık geçmiş.
Bir uyudum, bir rüya gördüm.
Bir uyudum, bir uyandım, gülüyoruz.
Bir baktık kahkaha atıyoruz.
Bir baktım ben iyileşmişim.
Bir baktık, daha güçlüyüm.
Ve bir baktık, arkadaşlığımızın üzerinden yıllar geçmiş
biz geçmemişiz.
Hala yeniyiz, hala bugündeyiz, hala güçlüyüz.
Yıl ikibinonüç.

Araya zamanlar soktuk sonra,
birkaç ayda, birkaç günlük yabancılar bir de,
birbirimizin yabancılığını ve de.
Bir yerde de kopukluk ekledik nihayetinde.

Bir sokaktan geçtim, başkentteyim.
Yanımda sevdiğimden şüphe etmediğim birisi, yürüyoruz.
O kadar hızlı gittin ki, sırtından tanıdım.
O kadar hızlı gittin ki, yürüyüşünden tanıdım.
O kadar hızlı gittin ki.
Gerileyerek yanımıza geldin. Öfkemden suratına bakamadım.
Kaç yıllık arkadaşlığımız, kaç yıllık dostluğumuz, kaç yıllık kardeşliğimiz,
ne hale gelmiş,
işimiz bitince bir daha karşılaşmamak için bir kenara attığımız
böyle değersiz, gereksiz, yok olmasını istediğimiz eşyalar gibi.
Öfkemden suratına bakmadım.
Bir espri patlatsan her şey eskisi gibi olacakmış gibi,
bir anıyı hatırlatsan,
bir sinirlensen de silkelesen beni,
birkaç yıl öncesine "Ah!" çekerek gidip gelsek hemen,
her şey eskisi gibi olacakmış gibi değil.
Bu sefer derine, derine ve daha derine, kazıyabildiğim kadar derine gömdüm.
Çünkü böyle yüreğinden kopup gelmiş kadar sevdiğin bir insanı kaybetmek nasıldır,
hep yanında olmak istediğin ve hemen arkasından hep yanında istediğin,
ne gelirse gelsin ondan gelsin diyecek kadar güvendiğin,
bir insan-
bir insanı birgün sırtından hatırlamak zorunda kalmak yerine,
hatırlamamayı seçtim.
Sen en güzel yıldızın, en temiz kokan toprağına gömdüm.
Artık yüzünü teknoloji yansıması ekranlar ardından görürüm ancak.
Korkmayalım.

Elimi sık ve kendine dikkat et.
İnsan kardeşini nasıl öldürürse, işte,
öyle öldürdük birbirimizi.
Ama yine de sana bir şey olursa çok üzülürüm.
Aramızdaki ölmüş şeyler altı yaşını geçti.

Yıl ikibinondört.

18 Temmuz 2014 Cuma

gaza

Bir sabah uyandığımda duyduğum ilk sesin helikopter sesi olmasının nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum.
Okula gitmekle ilgili bir kaygım olsaydı nasıl baş ederdim, baş edebilir miydim, bir fikrim yok.
Şükrettiğim şey annemin henüz vurulmamış olması,
babamın eve sağ salim dönebilmiş olması,
kardeşlerimin kırkırdadıklarını hala duyabiliyor olmak olsaydı ya?
Gelecek beklentim bitseydi ve bir yerlerden seken bir mermiyle ölme ihtimalimin
yuvarladığım zarın tek sayı gelme ihtimaliyle eşit olduğu hayat koşulları altında ezilseydim
ya da,
benim ölümüm neyse, son nefesini kucağımda verseydi bir can,
ellerimde tutsaydım bedenini, elimden bir şey gelmeseydi yine de,
ne yapacaktım?

Bilmediği şeyler için şükürler eder mi insan?
Bir sokak nasıl kan kokar bilmediğim için,
bu korku nasıl bir korkudur bilmediğim için,
ölümle burun buruna yaşamadığım için,
kaybedecek bir şeylere sahip olduğum için,
şükürler olsun.
Edermiş!

Bana hesap sor!
Sessizliğimin,
güçsüzlüğümün,
farkındalığımın bu umursamazlığının,
hesabını bana sor.
Dua ediyorum, elimden bir şey gelmediğini düşünüyorum,
bana hesap sor.

Tek bir zerre hüzün varsa içimde, kanım kurusun.
Şehidin arkasından ağlanmaz zira.
Öfkeden başka bir şey değil.
"Neden bu kadar erken!"

Şükürler olsun, Allah'a inanıyorum.
Allah imhal eder, ihmal etmez.
Şükürler olsun, Allah'a inanıyorum.
Hesabınız tarafından görülecek, korkun!

"Ey zalimler! Bekleyin, biz de beklemekteyiz!"
"Ey zalimler! Yaptıklarınızdan Rabb'im haberdar!"

"De ki, 'Ey zalimler! Yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz.'
Orası ne kötü bir sığınaktır."

Ali İmran/1-2


10 Haziran 2014 Salı

tek satırlık cehennem

-I-

Fakülteden kampüs çıkışına kadar yürümek ortalama kırk dakika sürüyor.
Keyifli bir yol; sağına ve soluna ağaçları, karşına nizamiyenin dev kapısını alırsın, sakinleşirsin.
Yürüyordum. Tek başıma. Yağmurun soğuğu kokusundan aldığım hazzı bastırıyordu.
Umurumda değildi.
Çünkü neydi, bir sebepten dolayı canım yanıyordu.
Ağlamamı durduramıyordum, herkesten kaçmayı umuyordum.
"Bunu yapmaya devam edemeyeceğim ve ne yapmam gerektiğini bilmiyorum." dedim,
telefondaki arkadaşımı çaresiz bıraktım. Sonra telefonu kapattım.

-II-

Bir sabah erkenden uyandım. Metroya bindim.
İki aktarma yaptım.
Ankara'da yaşayan birine göre kırk dakikalık mesafe uzaktır.
Tam kırk yedi dakika yolculuk yaptım, sonra biraz yürüdüm.
Birkaç saat sonra "Burada ne işim var?" diye sorgulayarak girdiğim evden,
bir hata yaptığımı düşünerek çıktım.
Bir daha yüzüne bakarsam, tekrar aynaya bakamayacağımı düşündüğüm
bir insanın
yüzüne
ne kadar uzun süre bakabilirsem o kadar baktım.
Kendime ne kadar ihanet edebilirsem o kadar ihanet ettim.
Verdiğim sözler kadar,
vazgeçtiklerim kadar,
gidilenler kadar.
Eve elli iki dakikada döndüm.

-III-

Balkon duvarına sırtımı dayadım.
Az önce birini ağlayarak terketmek zorunda kalmıştım.
O kadar çok inanmıştım ve güçlenmiştim ki, asla tükenmeyeceğimi sanıyordum.
Yenmekten küçülen çirkin tırnaklı ellerine bakmayı bile seviyordum çünkü.
Kesinlikle aptallıktı ve yine de bitmesini istemiyordum.
Bilmiyorum, anneme koştum.
"Kırk dört yaşındayım ve hiçbir şey beni böyle sancılandırmadı şimdiye kadar. Ne yapacağım?"
cümlesini duyduktan sonra yatağıma döndüm.

-IV-

En sevdiğim insanlardan birisi bir hata yaptı.
Saatler içinde aramızdaki her şeyi kaybettim.
Leş bir restoran masasında karşıma geçip oturdu birkaç gün sonra.
"Sana söyleyecek bir şeyim yok, burada olmaktan rahatsızım." dedikten sonra ayağa kalkıp
kapıya yöneldi.
Arkasından bakamadım.
Bir şekilde görmezden gelmeye başlamam gerekiyordu;
işe yaramayacağını bilerek.

I-II-III-IV

Nasıl gidileceğini söyleyemem, gösterebilirim.
Ankara'nın nadir yeşil alanlarından birinde yürüyüş yaparken düşündüm,
bir şarkı henüz başlamıştı.
Bittiğinde ise bitirmeye karar verdim,
daha fazla katlanamayacağım her neyse.
"Bak ve öğren; böyle gidilir."



9 Mayıs 2014 Cuma

veda

Yazabildiklerim hissedebildiklerimin ölçülemeyecek kadar küçük bir kısmıdır.
Bu becerebildiğim kadarıyla veda, yazamadığım kadarıyla hislerin en güçlüsüdür.

Henüz kış gelmemişti, açık alanlarda üşümeden oturuyorduk, takvimin yıl hanesinin son rakamının atlamasına daha vardı. Karşılıklı oturuyorduk. Kim olduğun hakkında pek bir fikrim yoktu. Dinliyordum. Ne anlatıyordun?

Sana orada bir gezegen yarattım;
Dünya'da anlatırken bozulan ağzın, gerçekleştirdikten sonra kabullenilmeyen her hareketin,
dile getirmeye korktuğun her fikrin ve arkasında durmaktan çekindiğin her insan burada kabul görüyordu.
Farkındaydın, hoşuna gidiyordu tabii ki. Bu işin ekmeğini birlikte yiyorduk.
Ben sana özgürlükler yaratıyordum ve sen beni seviyordun.

Yakaladığım mükemmel sabitlik işime geliyordu.
Bu sabitliği bozabilecek kadar güçlü bir mekanizmanın var olmadığını düşünürken seni sevmeye başladım.
Bütün sistem çöktü.

Adına arkadaşlık diyemeyeceğimiz kadar derin bir aşamaya geçmek üzereydik ki beklemediğim diğer çıkış birgün suratımda patladı.
Çünkü aşk gibi bir şeyden bahsediyordun ve hissettiğim her şeyi aşağılıyordun.
Elimi dayadığım alın altından beni nasıl olur da bu kadar anlayamadığının hikayesi geçiyordu, sen seninle konuşmamı istiyordun, ben masadan kalktım.
Artık her şeyi tükettiğimiz günün gecesi de telefona sarıldım.
Bak, nasıl oldu ve toparlandık.
Çünkü birisini çok seversen böyle olur.

Gezegen rotasına döndü ve mükemmelliğe yaklaşmayı kutluyorduk.

Ve sonra öyle nankörleştik ki, tırnaklarımız etlerinden ayrılıncaya kadar kazıyarak,
ayaklarımıza kara  denizler inene kadar yürüyerek,
kollarımız kopana kadar taşıyarak,
artık ne dinlediğimizi unutana kadar anlatarak,
yarattığımız bağı başka bir telefon konuşmasında yerle bir ettik.
Sana kızgındım, sana hala kızgınım.

Her ne şekilde olursa olsun, beni susturmadın ve ben sana olan sevgim sıkı sıkı tutunduğu boğazımdan kurtulup, dışarıya saçılana kadar konuştum.
Gittiğimi sandım sonra.

Sen ne hissediyordun bilmiyorum. Nasıl hissediyorsun, bilmiyorum. Ama kötü değilsin.
Aramıza kimi soktun?
Kime güvendin, ne anlattılar, ne söylediler, bilmiyorum.
Çünkü seni o kadar seviyorum ki "Artık beni sevmiyormuşsun" cümlesinden sonra benden açıklama bekleyen sessizliğin
ancak sessizliğimle cevaplanırdı.
Sana seni nasıl ve ne kadar sevdiğimi nasıl ve ne kadar anlatmamı istersin?
Aylardan ay, edebi metinlerden cümleler, gökyüzünden bulutlar, okyanuslardan gemiler beğen.
Benim gücüm yetmez zira.

Ve sonra,
kanın kalbe, dünyanın güneşe,
suyun göğe, tilkinin kürkçüye dönüşü gibi,
dolaşıp, gelip koşa koşa sana döndüm.
Hüzünlü bir telefon konuşması daha.
Neler söylüyordum?
"Gururumu, insanları, sahip olduğum ve sana karşı durmama sebep olacak ne varsa ayaklar altına aldım da geldim!"
Beni aptal insanların kucaklarına, çirkin insanların dillerine, haysiyetsiz insanların akıllarına çiviledin ve gelmiştim yine de.
Neler söylüyordum?
"Bak istediğini söyle, ama böyle olmaz, yapamayız!"
Aldığım geri dönütlerin hiçbiri tatmin edici olmak bir tarafa, insani dahi değildi.
Her şeyi bir kenara bıraktım.
"Beni çok yıprattın, artık seni sevmiyorum"un ötesine geçemedi söylediğin her neyse.
"Sildiğim insanları özlemem, seni sildim"in ötesine de, ya da "Benim uğraşacak başka işlerim var"ın ötesine.

Bana, nasıl oldu da, beni buraya sürüklediğini anlat.
Nasıl oldu da, sırtını çevirdiğini?
Nasıl oldu da, vazgeçtiğini?
Hisler güçlüdür, kontrol dışıdır, miller aşar.
Nasıl oldu da, hissettiğini iddia ettiğin şey dakikalar içinde tükendi de
benim nefesimin kesilmesine ve bize dair ne varsa ölümüne sebep oldu.
Onu anlat.

Şimdi buradayım.
Ellerime bakınca unuttuğum şeyleri hatırlardım.
Şimdi bakınca nasıl yenildiğimi hatırlıyorum sadece.
Sana bakınca bir yabancı görmek nasıl zor.
Seni düşünürken hatırladığım şeylerin üzerine yavaş yavaş sis çöktüğünü farketmek ne zor.
Bu durumu kabullenmek zorunda kalmak, ne zor.
Bununla savaşacak kadar güçlü değilim.
Pes ettim.

Sana hiç aşık olmadım. Hissettiğim şeyi büyüttüm sadece ve daha çok sevdim.
Hayatına girmiş/girebilecek olan hiçbir insan seni, benim sevdiğim kadar sevmeyecek.
Her neredeysen ve nerede olduğunu sanıyorsan, orası sana ev olsun.
Seni hislerimin yanına yaklaştırıp, onları nasıl parçaladığını izleyemeyeceğim tekrar.

Şimdi nasıl hissediyorsun?
Dilerim ki, seni kendinden vazgeçme noktasına getiren bir insanın sözlerini,
hislerimin üzerine tercih edip bana hesap sorduğun geceyi asla hatırlamazsın.
Şimdi nasıl hissediyorsun?
Dilerim ki, beni dışında tutarak devam etmeye çalıştığın hayatta,
hiçbir şekilde benim gibi hissetmezsin.
Şimdi nasıl hissediyorsun?
Dilerim ki, oralarda bir yerlerde sırtını dayayacağın, sırrını paylaşacağın,
arkasından koşacağın ve sayelerinde yıpranmayacağın insanlarla tanışırsın.
Şimdi,  nasıl hissediyorsun?

Sana asla anlayamayacağın şeyleri anlatmaktan,
sana bakınca bir yabancı görmekten,
bitirdiğimi sanıp bitirememekten,
tükendiğimi sanıp daha fazla güçlenmekten yoruldum.
Daha fazla katlanamayacağım.

Tekrar gelmeyeceğim, tekrar gitmeyeceğim,
tekrar anlatmayacağım.

Bilmek isteyebileceğin her şeyi buraya gömdüm.

Şimdi nasıl hissediyorsun?
İyisin!

Hoşçakal.


9 Nisan 2014 Çarşamba

mil.pes

İşin en dramatik kısmı benim hala seni seviyor oluşumla başlıyor,
henüz son bulduğunu söyleyemem.

Küfrederek çıktığım sınavın boş kağıdından,
içime çekmediğim dumanından tütünün,
uykusuzluğumdan ağrıyan dizimden,
anlatmaktan herkesi bıktırışımdan,
ölen balıklardan ve hislerden
neşelenen kederimden,
ve en kötüsü de,
bu kadar yakın ama nasıl olur da anlayamadığım bu kadar uzak millerden itibaren.

Anlamamaya devam edeceğim.
Çünkü benim
ne söylersem söyleyeyim,
ne yazarsam yazayım,
ne kadar kaçarsam kaçayım,
vazgeçemediğim insanlar var.
Pes etmeyişimle gurur duyuyorum.

Bana sor.
Nasıl yenildiğimi ve ayaklanamadığımı,
gittiğimi sanarken olduğum yere çakıldığımı,
elimin tersiyle silip attıklarımdan bir başkasını silip atmamak adına,
elinin tersiyle sildirtemediklerimi,
nihayetinde nasıl pes ettiğini,
beni buraya sürüklediğini ve göğsünün kabardığını sor.
Her neredeysen, her nerede olduğunu sanıyorsan, benim sayemde geldin.
Net cümle; hepsini seni sevdiğim için yaptım.
Yine sözünün kabasına,
yüzünün çirkinine,
öfkenin şiddetine,
nefretinin dağına rast geleceğimi bilsem bunları yaptığım için,
yine yapardım.
Pişman değilim.

İşin diğer dramatik kısmı ise beni inatla,
seni boğduğum, şımarttığım, özgürleştirdiğim
sevgi denizine rağmen sevmeyişinle başlıyor.
Bu kısmıyla ilgilenemeyecek kadar uzağız.

Son kısım ise,
ne olursa olsun, kapılarda yatsam, uğraşsam,didinsem
ağlasam biraz, şarkılar yazsam kesik kesik, hikayeler anlatsam,
okusam, dinlesem, koşsam,
dahi,
kapıların kapatıldığı, kilitlendiği, geri dönüş yollarının bozulduğu
ve
hatta
lügatta geri ve dönüş kelimelerinin oluşturduğu isim tamlamasının karşısının boş oluşu.

Bu sevgi, seni, birgün benden herhangi birinden bahsediyormuş gibi bahsettirecek kadar öldürdü.
Bu sevgi, beni, birgün senin beni herhangileştirişini standart nabız seviyesiyle dinleyecek kadar öldürdü.

Seni seviyorum ve bu maalesef seni ilgilendirmiyor.
Ayaklarım yere bassın.

09.04.14/23:46


4 Mart 2014 Salı

aptal

İçinde mutlu bir surat olan renkli bir fotoğrafa bakarken gözlerim doldu az önce.
İnsan bu kadar mı güzel kaybederdi? Bu kadar mı çirkin üzülürdü ardından?
Fotoğraftaki kimseyi tanımıyorum artık, yok saymak beni bu hale getirdi.
Sanırım birazcık delirdim.
Sanırım, delirdim.

Ve hikayem böyle başladı.

Uzun süredir yazarken hep aynı şarkıyı dinliyorum.
Yazdıklarım sadece bunlar değil elbette, defter tuttuğumu belirtmek istemiyorum.
Üç tanesinin yok olduklarına inanana kadar arka bahçede alevlerin içinde küle dönüşünü izledim.
Yazdıklarım kağıtlar tutuştukça kayboluyordu.
Hatırlamak için yazmıştım, yok edince unutulmayanlardan olmuştu her satır.
Sandığımdan daha dramatik bir andı.
Ağlamamak için kafamı yukarı kaldırdım.
Kısa bir süre sonra, pencereden bana bakan üst komşu beni gökyüzüne bakarak ağlarken gördü.
Bu da başka dramatik bir andı.
Neyse ki, komşu bu konuda anlayışlı çıktı ve bu konuyu hiç açmadık.

Ve böyle devam etti.

En büyük hayalim minik bir kız çocuğu büyüklüğünde.
En az okyanus kadar kederlenirim.
En çok avuç içi kadar sevinebilirim.
En fazla, kurtulmak istediklerimi yığarak oluşturduğum dağı yok edecek kadar güçlüyüm.
Kendimi iyileştirmek isterken güçsüz kaldım ve tükendim.
On yıl içinde ölsem işime gelir çünkü otuz sekiz yaşında olduğumu sanıyorum.
Arkamda bir şey bırakmayacağım giderken.
Her şeyi yok ettim. İnan!

Ve hikayem henüz bitmedi.


10 Şubat 2014 Pazartesi

his

-kulaklık-

Sırtımı dikleştirdim.

Bana söylediğin bütün şarkıları biriktirmiştim.
Kilometreler yürüdüm dinlerken. Bir şey hissetmedim.

Üzerinden bir zaman geçiyor.
Heyecandan, kafanı kaldırıp bakamadığın surat artık sıradanlaşıyor.
Her gördüğünde "Burada ilk..." ikilisiyle başlayan cümleyi kurduğun kaldırım taşı önünden geçerken bir şey hissetmiyorsun.
Girmeye korktuğun mekanlara, oturmaktan çekindiğin banklara, yanaşamadığın insanlara
içindeki huzursuz hissizlikle bakıyorsun göz ucuyla.
Duymaya  katlanamadığın, dayanamadığın şarkıyı dinleyebiliyorsun gözlerin yaşarmadan.

Üzerinden biraz zaman geçiyor.
Aynı insanı izleyerek öğrendiğin bütün jestler ve mimikler kayboluyor birer birer.
Reflekslerin zayıflıyor, en çok kullandığın kelimeyi değiştiriyorsun, tepkilerin başkalaşıyor.

Üzerinden bir zaman geçiyor.
Ezbere bildiklerini hatırlamakta güçlük çekiyorsun. "Neydi?"
Bulmaya çalıştıkça daha çok unutuyorsun ve en sonunda hepsini terkediyorsun.

Artık üzerinden bir zaman geçti.
Bak buradan sen de geçmiştin.
Görünce bir şey hissetmedim.

Sırtımı dikleştirdim.


2 Ocak 2014 Perşembe

Nasıl Bakalım?

Hakkında yazdığım ilk ve son yazı.

Nasıl bakarsan, o kadar güzel ve kötü.

İsa doğalı tam iki bin on üç yıl, haziran ayı başlayalı on bir gün ve gün başlayalı on sekiz saat olmuştu.
Sıradan günün ikindi saatlerini güzelleştirmeye çalışıyordum; hiçbir şey düşünmeden yürüyordum.
Cebimdeki eski teknoloji eseri titredi, arayan annemdi: "Çabuk!" dedi, "Hemen dedene git!"

Dünyanın en şanssız insanlarından birisi olduğum fikrini kafamdan saliseler içinde atamama sebep olacak kadar mükemmele yakın bir adam dedem. Hayatımdaki hiç kimse beni onun beni sevdiği kadar yoğun ve saf sevmeyecek, biliyorum.

Apartmanın kapısının önüne yaklaşmıştım ve babannemin sesini duyuyordum. Sesini duyunca durdum, sakinleşmem gerektiğini farketimiştim sanırım. Dikkatlice dinledim, bir şey söylemiyordu, bağırıyordu sadece.
Merdivenleri çıktım hızlı hızlı.

Çocukluğuma dair neredeyse her şeyin içinde dedem var; ilk defa salıncakta tek başıma sallanmayı öğrenişimden başlayıp okumayı öğrenişime kadar. En eski anılarım dedemin anlattığı çeşitli çeşitli Şahmeran masalları içinde kayboluşumla başlıyor.

Evin kapısı açıktı, dedemin odasının kapısı kapalı. Babaannemin yanında birileri vardı ve babaannem bağırarak ağlamaya devam ediyordu. İçeri girdiğimi fark edince aniden durdu. Suratıma baktı çok dikkatli. "Gitti." dedi.

Evin sorgulanmaz, değiştirilmez kuralı vardı mesela; her pazar dedemi görmeye giderdik. Ona gitmediğim hafta sonları benim için kayıp geçerdi. Anlatacağı her şeye ihtiyacım vardı çünkü, yirmi yaşındaydım ve hala her hafta anlattığı masalı ilk defa dinliyormuş gibi dinlerdim.

Odaya girdim, uzanıyordu yerde. Soluktu teni. Diz çöktüm yanına, elini tuttum, soğuktu. Nabzını kontrol ettim. Çok cılız bir nabız hissettim sağ bileğinde ve sonra kayboldu. Kaybettim.

İki bin on üçlerin Haziran'ı başlayalı sekiz gün olmuştu, yemek yiyorduk mutfakta. Hafızası çok güçlüdür, küçükken berberinden dinlediği Genç Osman'ın Bayburt hamamını ziyaret hikayesini anlatıyordu. Zaman geriye doğru işliyordu, üç günümüz kalmıştı, farkında değildim. Son yemeğimizi yiyorduk.

Odadan çıktım. Ağlamadım. Kimseyle konuşamadım, ağlamadım. Eve birileri geldi, dedemi götürdüler. Ağlamadım. Gece geçti. Yeni güne uyandık. Küçük kardeşim soruyordu; "Dedem nereye gitti?" Cevaplayamadık, ağlamadım.

İlk torunuydum, yıllar sonra kucağına aldığı ilk bebektim. İkinci ismim annesinin adıydı, annesi kadar sevdiğini sanardım beni. Beni ilk gördüğünde neler hissettiğini anlatırdı bazen, duygulanırdık. Gözlerimin içine bakardı, küçük bir çocuk olurdum aniden.

Nasıl bakarsan o kadar güzel ve kötü.

Dedeme hep güzel baktım.
Dedemin hissettiği son ten benim tenim, son nabzı benim ellerimin arasında attı.
Ölüme güzel baktım; dedem çok güzel öldü.