2 Ocak 2014 Perşembe

Nasıl Bakalım?

Hakkında yazdığım ilk ve son yazı.

Nasıl bakarsan, o kadar güzel ve kötü.

İsa doğalı tam iki bin on üç yıl, haziran ayı başlayalı on bir gün ve gün başlayalı on sekiz saat olmuştu.
Sıradan günün ikindi saatlerini güzelleştirmeye çalışıyordum; hiçbir şey düşünmeden yürüyordum.
Cebimdeki eski teknoloji eseri titredi, arayan annemdi: "Çabuk!" dedi, "Hemen dedene git!"

Dünyanın en şanssız insanlarından birisi olduğum fikrini kafamdan saliseler içinde atamama sebep olacak kadar mükemmele yakın bir adam dedem. Hayatımdaki hiç kimse beni onun beni sevdiği kadar yoğun ve saf sevmeyecek, biliyorum.

Apartmanın kapısının önüne yaklaşmıştım ve babannemin sesini duyuyordum. Sesini duyunca durdum, sakinleşmem gerektiğini farketimiştim sanırım. Dikkatlice dinledim, bir şey söylemiyordu, bağırıyordu sadece.
Merdivenleri çıktım hızlı hızlı.

Çocukluğuma dair neredeyse her şeyin içinde dedem var; ilk defa salıncakta tek başıma sallanmayı öğrenişimden başlayıp okumayı öğrenişime kadar. En eski anılarım dedemin anlattığı çeşitli çeşitli Şahmeran masalları içinde kayboluşumla başlıyor.

Evin kapısı açıktı, dedemin odasının kapısı kapalı. Babaannemin yanında birileri vardı ve babaannem bağırarak ağlamaya devam ediyordu. İçeri girdiğimi fark edince aniden durdu. Suratıma baktı çok dikkatli. "Gitti." dedi.

Evin sorgulanmaz, değiştirilmez kuralı vardı mesela; her pazar dedemi görmeye giderdik. Ona gitmediğim hafta sonları benim için kayıp geçerdi. Anlatacağı her şeye ihtiyacım vardı çünkü, yirmi yaşındaydım ve hala her hafta anlattığı masalı ilk defa dinliyormuş gibi dinlerdim.

Odaya girdim, uzanıyordu yerde. Soluktu teni. Diz çöktüm yanına, elini tuttum, soğuktu. Nabzını kontrol ettim. Çok cılız bir nabız hissettim sağ bileğinde ve sonra kayboldu. Kaybettim.

İki bin on üçlerin Haziran'ı başlayalı sekiz gün olmuştu, yemek yiyorduk mutfakta. Hafızası çok güçlüdür, küçükken berberinden dinlediği Genç Osman'ın Bayburt hamamını ziyaret hikayesini anlatıyordu. Zaman geriye doğru işliyordu, üç günümüz kalmıştı, farkında değildim. Son yemeğimizi yiyorduk.

Odadan çıktım. Ağlamadım. Kimseyle konuşamadım, ağlamadım. Eve birileri geldi, dedemi götürdüler. Ağlamadım. Gece geçti. Yeni güne uyandık. Küçük kardeşim soruyordu; "Dedem nereye gitti?" Cevaplayamadık, ağlamadım.

İlk torunuydum, yıllar sonra kucağına aldığı ilk bebektim. İkinci ismim annesinin adıydı, annesi kadar sevdiğini sanardım beni. Beni ilk gördüğünde neler hissettiğini anlatırdı bazen, duygulanırdık. Gözlerimin içine bakardı, küçük bir çocuk olurdum aniden.

Nasıl bakarsan o kadar güzel ve kötü.

Dedeme hep güzel baktım.
Dedemin hissettiği son ten benim tenim, son nabzı benim ellerimin arasında attı.
Ölüme güzel baktım; dedem çok güzel öldü.