12 Aralık 2015 Cumartesi

g2

Kâzım'ın yıllar sonra dünyalar güzeli bir şarkısının ortaya çıkması gibi.
Adamın toprağın altından ta kalbine nasıl dokunduğunu anlayamamak gibi.


mesela


Ellerini cebinden çıkarmana gerek kalmadan, sıradaki parçanın tam da dinlemek istediğin parça olması gibi.
Ne kadar uzun süredir yağmur yağmadığını düşünerek uyuduğun gecenin sabahına,
camına vuran saf su damlalarıyla uyanmak gibi.
Uzun süredir bir şeylerin eksik gittiğini hisettiğin ama ne olabileceğini kestiremediğin bir zaman,
bir kadının/adamın tam istediğin şeyle karşına çıkması gibi.

ya 
da

Birini ne kadar özlediğini o kadar unutmuşsun ki,
ona çok benzeyen biriyle karşılaşınca aklın çıkmış heyecandan, 
telefona sarılmışsın, sesini duyunca rahat bir nefes alabilmişsin sonunda gibi.
Arkadaşını yanlış yerde beklemişsin, yarım saat kaybettirmişsin, ama sonra çantandan çıkan çikolatalı kekleri yiye yiye yürüdüğünüz yolun sonunda ulaştığınız yere geç kalmamışsınız, tam keyfinde ulaşmışsınız gibi.

Bir kitabın ilk cümlesine ağlamak gibi.
Bir şarkıyı dinleyememek gibi.
Sonuna dayanamayacağını bildiğin için bir filmin, posterlerine bile bakmamak gibi.
O yolu yürümek zorunda kalmak gibi.
Koskoca dağlara kızmak, okyanusların bile duyması, balıkların sana teselli vermesi, salak bir beyaz tavşanın dönüp yüzüne bile bakmaması gibi.
Hangi gezegene gitmek istediysen yürüyüp gitmek gibi işte, ama nasıl olmuş da minicik bir yere takılıp ilerleyemek şimdi gibi işte.


Gördüğünde sarılmadan geçmediğin o güzel omuzları görmeyeli aylar olmuş gibi.
Şimdi her düştüğünde ona kızmak gibi.
Seveceğini düşündüğün fotoğrafları, şarkıları biriktirmeye devam etmek gibi.
Uzun bir veda yazısı gibi.
"Hoşçakal, dostum."un altında ezilmek, ezilmek, ezilmek gibi.
Aldığın cevabın bir "Sen bilirsin"den ibaret olması gibi
Uzaktan izlemek, mutlu olduğunu düşünmekle yetinmek gibi.
Yine de başını dik tutmak gibi.


Yorulunca nereye giderdik?
Dizlerimizi karnımıza çekmemize sebep olan kimdi, neydi?
En son kime sarılmıştık?
En sıkı bize kim sarılırdı?


Bilememek gibi.
Kuş şeklinde bulut gibi.
Ne bileyim ben.
Böylece bırakmak gibi işte.

11 Ekim 2015 Pazar

siyah.bir.V

Sözüm tükenince kafamı nereye çevirmem gerektiğini unuttum.
En son aynı mesele gözlerimi ne zaman doldurmuştu,
bir insan aynı yolun aynı yerinde nasıl düşerdi her seferinde,
aynı yolu yürümekten bıkması için kaç bin tane "bu sefer son" adımı atması gerekirdi,
bir insan, bir insan, bir insan,
aynı hatayı kaç kere yapardı, her seferinde canını aynı miktarda acıtırdı,
durmak bilmezdi ve aynı cümleleri okurken boğulurdu,
bilmiyorum. Ben bir şey bilmiyorum.


"Gel bu işi bitirelim!"
Bu gece mi?

Benim bir gecede bir işi adam akıllı bitirdiğim nerede görüldüyse,
o kente gidelim.
Tenimi kes, kanım akmaz artık.
Yenildiğimi daha nasıl anlatabilirim?

"Gel bu işi bu gece bitirelim!"

Tekrar başına dönemeyeceğim sokaklara girmekten nasıl korkuyorsam,
veda etmekten o kadar korkuyorum da,
sayfalarca durmadan yazacak kadar becerebildiğim işi,
yapamıyorum yalanının arkasına sığınıyorum.
Sonra tuttum kolumdan ve aynanın karşısında duruyordum öylece,
çaresizlik kemiklerimi öyle güçlü sızlatıyordu ki
fiziksel bir acıya dönüştü vücudumun bir yerlerinde.
O zaman artık çıkmaz sokağın duvarına en yüksek hızımla çarptığımı anladım.

Kocaman bir duvara tosladım
bu gece bu işi bitiriyorum.

İçimde bir yerler kanıyor.
Canımın nasıl yandığını daha iyi nasıl anlatabilirim?


Metrelerce yakınına gelirim ve ne kadar yaklaştığımı anlayamam artık.
Yürümekten tabanlarım ağrır yine de kaç mil uzaklaştığını hesaplayamam.
Birkaç ışık yılı daha geçer, konuşamam ve takvimlerim yanar, sensiz ne kadar zaman geçirdiğimi bilemem.
Gözlerimi o kadar sıkı kapatırım ki şimdi, birgün boynuma kramplar girene kadar tavana baksam da  hiç görmediğim o yüzünü hatırlayamam.
Şimdiye kadar aramızda ismi geçen, dinlerken keyiften her şeyi unuttuğumuz bütün şarkıları dinlerim durmadan, bir kere bile aklıma gelmezsin.
Gidebildiğim her yere giderim, tanıyabileceğim her insanı tanırım, yüzlerce insandan nefret ederim, yine de seni hatırlatan kimseyi bulamam.
Artık, gittiğim hiçbir yer, yürüdüğüm hiçbir yol, dinlediğim hiçbir şey, baktığım hiçbir surat sana ait değil.
Parmak uçlarıma, saç diplerime, şah damarıma, sahip olduğum son nefese kadar terkettim.
Bir insanın başka bir insandan gidebileceği en uzak noktadayım, evimde.

Gözlerini bir Everest'e dikip,
sonra minik bir taşa takılıp düşmek bir insanı nasıl kırarsa,
bir Atlas geçip yüzerek,
bir avucunun içinde nefessiz kalmak bir insanı nasıl kırarsa,
Ay'a kadar tırmanıp birkaç gün önce,
bugün bir merdivenin son basamağına gelmeden yorgunluktan tükenmek bir insanı nasıl kırarsa
o kadar kırıldım;
sahip olduğum en küçük kemiklerime,
dişlerime, tırnaklarıma,
en son da kalbime kadar.
Daha fazla kırılamayacağım.

Parmak uçlarımdan çekiliyor sahip olduğum gücün son milimetreleri,
çekile çekile yazmaktan, ilerim kalmadı,  ilerim kalmadı.

Tanışmamızın üstünden geçen zaman arasında.
bir çocuk doğdu.
Dördüncü yaşını kutladılar.

Ben artık aynı şarkıları dinlemekten sıkıldım.
Zaaflarım ve iletişimlerimin ters düştüğü yola girdim.
Umarım bunu bir daha hatırlamak zorunda kalmazsın.

En güzel gidişimi, anlından öperek yazıyorum.
Seni o kadar temiz seviyorum ki, başına bir şey gelirse en çok ben üzülürüm,
ama nasıl olduğunu soramam.

Anlını hep temiz tut.
Ben daha fazla kırılamıyorum.



14 Eylül 2015 Pazartesi

G

Çok önemli bir şey yapmam gerekiyormuş da, unutmuşum gibi.
Buluşmak için heyecandan delirdiğim arkadaşımı ekmek zorunda kalmışım gibi.
Keyifli keyifli yolda yürürken ayağım takılmış da birden kendimi yerde bulmuşum gibi.
Çok uykum varmış, ama yorgunluktan uyuyamıyormuşum gibi.
Gördüğüm en güzel rüya yol çalışmasının gürültüsüyle kesilmiş gibi.

Görüyormuşum, istesem uzanabilirmişim, ama kalın cam fanusların arkasında olduğunu içten içe biliyormuşum o yüzden asla uzanmıyormuşum, ama yine de istesem yaparım cakası satıyormuşum gibi.
Çok zor görünüyormuş gibi, ama aslında o kadar basitmiş ki, inanamazsın, ama kendimi o kadar iyi inandırmışım ki başaramayacağıma, denemeden kaybetmişim gibi.

Kaybetmeyeceğim iddiaya hiç girmezmişim, ama bile bile lades oluyormuşum kendime gibi.
Ne göreceğimi bildiğim halde, saat başı aynalarımı kontrol ediyormuşum gibi.
İçim kan ağlıyormuş gibi, ama hep kahkaha atıyormuşum gibi.
Ne dediğimi bilmiyormuşum, kendimden eminmişim yine de gibi.
Sokağın çıkmadığını biliyormuşum, ama hep sonuna doğru koşuyormuşum gibi.

İstesem her şeyi yaparmışım gibi, ama mecalsizliğin içini dolduruyormuşum gibi.

O kadar uzun süredir iyi hissetmiyormuşum ki, şuan kötü hissetmeme sebep olacak hiçbir şey yokken hayatımda, iyi hissetmenin nasıl bir şey olduğunu bilmediğim için, kötü hissetmeye devam ediyormuşum gibi.
Kaburga kemiğimi kırıp, bileğime saplayıp, bir baltaya sarılıp uyuyormuşum gibi sonra.
Ama kansızlıktan hiç etkilenmiyormuşum gibi.
Mecalsizliği en iyi ben bilirmişim gibi çünkü zaten.

12 Eylül 2015 Cumartesi

ö2

-kulaklık-

Bütün kavgalarım bir gecede bitti. Artık üzerine savaştığımız, kanımızı akıttığımız, öldürüp öldürüp dirildiğimiz topraklarda değiliz. Ayağa kalk.

Yüzüme bir rüzgar vuruyor ve her şeyi siyah beyaz görmeye başlıyorum.
Yukarı bakıyorum hep. Boynum ağrıyor, önemsemiyorum.
Konunun bütünlüğünü bulutun birinde kaybettim.
Acı çekmediğimden beri renklerim kayboldu.

Sana anlatamam.
Bir kere o kadar canım yandı ki, kemiklerim kırıldı.
Bir kere o kadar canım yandı ki, gittim parmağımı kırdım.
Gözümden bir yaş damladı, teknoloji yansıması ekranların ardından gördüm
ve dokunamadıkça daha da renklendim.
Aklı nasıl karışmaz insanın?
Aklın nasıl?

Kafamı çevirdiklerim gitti, gözünün içine baktıklarım var.
Seni sonsuza kadar izleyebilirim.
Yüzüne, ellerine, kollarına ve sırtına her zaman güvendim.
Ama asla benimle konuşmanı istemiyorum.
Kafanın içindekine ve ağzından çıkanlar/çıkacak olanlar için emin değilim.
Susalım, tamam.

Konu bütünlüğünü aklının içinde kaybettim.

Bunları düşündükçe,
o kadar özlüyorum ki, canını yakmak istiyorum.

Ama yine de savaşlarımız bitti artık.
Akacak daha fala kanımız yok.
Göğsümdeki harfleri al.


29 Temmuz 2015 Çarşamba

ö

Sakın suratıma bakma,
ben hep yüzüme bak isterim.

Yine arkasından yürüdüğüm her adamın yüzü senin oldu
ve
kafamı çevirdiğim her yerden kahkahan yükseliyor.
Klişelerin içinde yüzsek de yüzmesek de,
bu özlemenin en saf hali,
en doruğu boğazımın.

Fotoğraflarına bakınca canım yanm-
senden duyduğum en keskin sözleri defterlere yazarken hiçbir şey hissetmemek gibi.
Geri dönmek gibi sürekli.
Sürekli geri dönmek öldürüldüğün sokaklara,
öldürüldüğün hikayeleri baştan okumak, tekrar tekrar.
Ya da en keskin baltanı özlemek ve sakladığın yerlerden çıkarıp çıkarıp yeniden sarılmak, gibi.
Ellerini, kollarını bacaklarını kesmek en sonunda da yüzünü, sokağa çıksan kimsenin seni
tanıyamayacağı hale gelene ve en sonunda aynalardan kaçmak zorunda kalana kadar.

Bunu daha ne kadar sürdürebilirim bilmiyorum.
En son ne zaman konuştuğumuzu bile hatırlayamayacak kadar zamandır
sesini duymadığım,
bir kelimesini okumadığım,
tek bir haberini bile almadığım bir insanı
herhangi bir insanı,
bundan sonra asla bir metre bile yakınına yaklaşmayacağımı bile bile,
karşıma dikilse birgün, gel dese, konuşalım,
ağzımı açacak bıçağı da evde unutmuş olurum ogün,
bunları bile bile,
bu özlemeye bıkmadan devam etse hissini ne kadar sürdürebilirim, bilmiyorum.

Özlemek
bileklerimden damarlarımı sökmek gibi,
boğazımdan soluk borumu,
ağzımdan dişlerimi,
ellerimden tırnaklarımı,
kafesimden ciğerimi sökmek gibi.
Bütün açık yaralara asit dökmek gibi
ve ateşe dokunmak gibi sonra.
Bütün aynaların üzerini örtmek ve
hiçbir şey olmuyormuş gibi hayatıma devam etmek gibi.
İçimde insanlar acı çekiyor halbuki, içimden kendimi öldürüyorum halbuki
ve yine de desibeli en yüksek kahkahayı atmak gibi.

Bir dakika ya, şunları yazsam her şeyi çözermişim gibi,
bi' gelir misin, söylemem gereken bir şey olsa, her işim hallolur gibi,
bir gece daha gökyüzüne bakarak dalsak uykuya, hah, tamam mesele buymuş başından beri, gibi
değil.
Bunlar değil.

Daha ne kadar südürebilirim, bilmiyorum.

Ama benim bir aynaya bakınca görebileceğim bir suratım olmasa bile,
sen sakın suratıma bakma,
birgün bakmak istersen,
yüzüme bak.

Ben bir yere gidemiyorum.

25 Haziran 2015 Perşembe

beyaz

yıl ikibinoniki-

Birlikte dinlediğimiz ilk parçayı hatırlıyor musun?

"One more word and you won't survive."
                                         -en sevdiğimiz notalarda bile birbirimize göndermeler yapıp durmuşuz. 

Elimden gelenin en iyisini yaptım,
en iyi elimden geleni değil. Çünkü aklım pek başımda değildi.

Bazı cümleler hep elimin altındaydı benim,
sen gözlerini büyüterek okuyordun,
seni en iyi ben tanıyorum,
ben aptallık derdim, sen hayranlık
                                          -ya da onun gibi bir şey.
"...know that I adore you."

Aslında en iyi hikayeler hep sendeydi.
Sesi daha güzel olan da sendin.
Neden hep beni dinledik?
Benim uykum geldi bazen ve sen bana tavanı cam olan evde geçen rüyayı anlattın o zaman.
Ben yine de sadece seni gördüm uykuyla uyanıklık arasındaki çizgide karşı tarafa geçince.
                                         -you're my faded fantasy.

"I've never been with anoyone, the way I've been with you."

yıl ikibinonbeş-

Senden hiçbir şey gelmeyeli iki yıldan fazla oldu.
Ben çizgiden karşı tarafa geçince ne görüyorum hala bilmek ister misin?
Bir şey karalayacak olsam, kimden besleniyorum?

Bazen kanım boğazımdan pompalanıyormuş gibi hissediyorum geceleri.
Uyanıp, uyuyamıyorum tekrar.
                                          -gecenin güneşten korktuğu gibi karanlıktan korkuyorum.

"Lately I've been wakin' up alone."

Elimde sana çıkan tahmin edebileceğinden daha fazla yol var.
Hiçbirini yürümüyorum.
Sen de buralarda değilsen bir bildiğin vardır.
                                          -hala özlemediysen de.

"I don't wanna change your mind."

Kocaman beyaz bir merdivenin en aşağı basamağında beni beklerken gördüm bir kez.
Yukarıdan seni izliyordum gizlice.
Elinde beyaz bir şemsiyeyle yağmurun altında sigara içiyordun bir seferinde de.
Beyaz bir ceketle kapımı çalmıştın başka bir kez de.
Neden hep beyazsın rüyalarımda,
                                          -sebebini biliyorsun.
"You gave me three cigarettes to smoke my tears away."

Benden ne istediğinden hiçbir zaman tam emin olamadım.
Bir kere durduk yere ağlamaya başladın ve sonra kafam o kadar karıştı ki,
bir daha geri toplayamadım.
Sonra bitti, bütün gelişleri gelmemek üzere gitmekle değiştirdik
                                          -sanırım.
"Wherever you go..."

Gittiğimi düşündükçe daha da yaklaşıyorum.
Artık seni düşünmek zorunda kalmadığım günleri sayıyorum;
çok büyük sayılara ulaşamadım hala.

Aklıma daha iyi cümleler gelmiyor.
Hep üç harfli kelimeler geliyor.
Gel gibi, git gibi, ismin gibi.

Dinlemeyi en çok sevdiğimiz parçayı hatırlıyor musun?

"Cheers darlin'!"


bir iki üç dört

26 Mayıs 2015 Salı

iş.apt


Dünya'nın en zor işini yapıyorum.
Kendimce.

Bir gözü çam, bir gözü kayın,
bu yeşil ne renk diye sorarsın, bakarsın,
bu nasıl çocuk.
Dünya'nın en güzel adamıydı ve Allah'ın sevgili kulu olduğumu düşündüğüm zamanlardan biriydi.
Tanımadığım bir evin banyo aynasında yüzümü inceliyordum ben de.
Bir elin beş parmak ucu canımı yakıyordu.
Avuç içlerim terliyordu,
ayakta duramıyordum heyecandan.
Anlına düşen kıvırcık saçlarını geriye atmıyordu hiç.
Çünkü sırtı dönük bile olsa beni görebiliyordu. Bunu hissediyordum.
Yine de sırtını hiç dönmüyordu.

Burada ne yapıyorum diye sormamıştım o zaman da.
Orada ne yapıyordum merak etmiyorum hala.
Yıl ikibinondört, aylardan yaza bir ay kala,
şehirlerden ortasından deniz geçen,
semtlerden o dev su birikintisine en uzak olan varoş,
evlerinden tek bir odasını ve bir banyosunu bildiğim,
kişilerden bir ben, bir bu nasıl çocuk.
Yanyanayız.

Evin kapısını çektik sonra beraber.
Artık yüzümüze sokak.
O zamandan biliyordum.
Buradan tekar ayrılamayacağımı, ya da
her saniye geri dönmek için can atacağımı düşünerek girdiğim yerden
geri dönemeyeceğimi bilerek ayrılacaktım.
Bir kapı bir kez çekilir.
Bir yerden bir kez çıkılır.
Oraya bir kere girdim,
bir kere çıktım.
Artık bana gözleri orman değil, artık bana kapılar duvar.

Dünya'nın en zor işini yapıyorum.
Hala hayatta olduğundan emin olduğum bir adamın,
ayak izlerinin bu topraklardan sonsuza kadar silineceği günü düşünerek yas tutuyorum.
Bir yerlerde izlerinin silindiği toprağı üzerine atacaklar.
Haberim olmayacak.
Dünya'nın en zor işini yapıyorum.
Kapılar çekiyorum.
Dünya'nın en zor işini yapıyorum.
Gidiyorum.
Artık bana kapılar duvar.
Artık bana bakmalar sırt.
Artık bana göğüsler ağrı.

Gelebilecek gücüm varken, hala neden buradayım.
Yanlış kapıyı mı çektim?

Dünya'nın en zor işini yaptım.
Aptal aptal aptal apt



kulaklık

19 Nisan 2015 Pazar

en.iyi

Bazen elimden gerçekten daha iyisinin gelemeyeceğini düşündüğüm zamanlar,
sakince bir alt sokağa geçerim ve elimi çakmağımı aramak için çantama atarım.

Karşıma ölüm çıktı, yaşlı bir adamı ziyaret etmek istediğimde
üzerinde isminin yazdığı bir mermer taşına gözlerimi dikiyorum artık.
Bunu anlatabilmenin başka bir yolu yok galiba.
Bazen sabahları uyanıyorum ve herkesin ne kadar kabalaştığını görüyorum.
Ellerime bakıp yüzden geriye doğru sayıyorum o zamanlar.
Ben mi zayıfladım diye düşünüyorum mesela, saymaya devam ediyorum.
Beceremezsem dersi ekip eve dönüyorum.
En iyi tanıdığımı düşündüğüm bir yüze bakıyorum günlerdir.
Ben onun hayatındaki birilerine ya da bir şeylere oranla daha güvenilir biri değilim.
Ben onun her zaman en çok ve en iyi ve en rahat ve en anlı açık güvenebileceği insanım diyorum.
Kendini kime kapattı o zaman diyorum, bakıyorum saymayı daha bitirmemişim.
Çok boğulcak gibi olduğum zamanlar tavana dalmış bir şekilde buluyorum kendimi.
Boynum dalışımın derinliğiyle doğru orantılı olarak ağrımaya başladığında
gecenin çok da iyi geçmeyeceğiyle ilgili bir öngörüm oluyor.
Kitapları pek yarım bırakmam ama yarım bıraktığım filmler geliyor aklıma o zaman.
Her şekilde vakit geçmeye devam edecek ve ben uyumamaya devam edeceğim çünkü.

İçimde durmadan büyüyen o siyah şeyin birgün büyümeyi durduracağını,
ve benim bir, iki, beş yıl önceki içimde siyah bir şey büyütmediğim günlere döneceğimin düşüncesi
beni her şeyden ve herkesten daha çok yordu, yalnızlaştırmaya da devam ediyor.
Ama bunları  hiçbiri önemli değil, önemli olan benim kendimi nerede gördüğüm.
Dibini kazabildiğim her çukuru severim ben.

Düşünmeyi artık bırakmanın ve kafamın içinde beni kendi kendime konuşturan
her dibi kazıtan mevzunun aslında gözlerimi bile yaşartamayacak kadar
küçük
önemsiz
manasız
olduğunu kabullenmenin
bana istediğim her şeyi verebileceği ihtimalinin fikri,
beni kollarımdan sıkıca tutup sarsıyor. Ama o fikrin asla suratına bakmıyorum.

Ben bu konuşulan dili anlamıyorum.

Kuşlar hava kararınca nereye gider?
En baştan başlamak istersem bir serçeye sorarım.
Sonra da giderim, varsayalım.
Bazen ayakkabılarını giyinmek kendini bir savaşa hazırlamaktan daha iyi bir seçenek olabilir.
Çünkü.


9 Ocak 2015 Cuma

37

*"Geri dönüyor aramızdaki mesafelerden aklım
Ayaklarım
Bir kasım akşamından geçiyor
Akşamüstünün sonsuzmuş gibi oluşundan
Aklımın yolda, ayaklarımın geri dönüşü en hüzünlü adımlarını atarken
Sana anlatmamış olamam sevgilim
Korkumu
Korkusuzluğumu"

Burası İstanbul'da bir dolmuşa bir yokuşu çıkıp çıkmadığını sorduktan sonra bindiğin
en az bir deste şarkı dinledikten sonra vardığın, uzak sokak.
Geldiğime inanamadığın, geldiğime inanamadığımız,
kolunu omzuma attığın,
üzerimde huysuzluk, üzerimde şımarıklık,
sevilmenin bir insanı yapmaması gereken bütün durumlar,
üzerimde sanki bir gün başlığı 'son' olan,
iki cümlede bir aynaya bakıyormuş gibi hissettiğim bir yazıyı okumayacakmışım sandığım,
sanki o gün hiç gelmeyecekmiş gibi yaşadığım,
ve sanki sevgini yıllar sürse de tüketemeyecekmişim,
sen bir gün pes etmeyecekmişsin,
elimi kolumu koyacak yer bulamadığım, en son elimi ayağımı birbirine doladığım,
elime geçen ilk bıçağı iki elimle sapından kavrayıp, karın boşluğuma saplamayacakmışım gibi,
üzerimde içinde son geçen her şeyden uzak,
üzerimde böyle saygısız bir durum.
Kolun omzumda değil artık.
Karın boşluğumda bir bıçak var.

Koşarak geldiğin yol, geri geri yürümek zorunda kaldığında daha da uzamıştı.
Kibrim yüzümde,
kibrim dilimde,
kibrim tokat,
canın yandı mı?

*"Ama kaçacak yerim olmadığında anladım;
kabullenişi
Ve kabullenemediğim anlarda
Yüzümün buz gibi düşüşünü
Yani kaçışlarımı sana
Bulutsuzluğumu sana
Sigarasız bir geceyi
Nasıl anlatılır bilmiyorum ama
Sana anlatmamış olamam sevgilim
Kendimden kaçtıklarımın kendimde olanlar olduğunu

Topuklarımdan ense köküme bir ağrıdan
Daha kötüsü
Sana hiç güzel bir hikaye anlatamayışımdır
Ve yani sevgilim sana anlatmamış olamam
Uyurken sen, kirpiklerinden öptüğümü"

Gittiğine göre, elimiz daha iyi bir kalem tutar artık,
yüzümüz yosun,
defterimiz satır.
Karın boşluğumda keskin bir bıçak var,
elim ayağım birbirine dolaşmış.
Artık ben de adına şiir yazılmamış kadınlardan değilim.

Nasıl bir oyun oynadığımı bilmiyorum, 
ama bırakacağım, söz.
Çünkü senin her şeyini adadığın bir başka kadın.
Burası satır sonu.

Artık sen de, içinde kemençe hüznü bol olan şarkılarla hatırlanırsın, ancak.37


*yıldız