19 Ekim 2017 Perşembe

hatır

Yeraltında bir banka oturduğumu ve varolmayı durdurmak istediğimi hatırlıyorum. 
Duyduğum hiçbir şeyin, dinlediğim hiçbir müziğin ve kendime ısrarla telkin ettiğim hiçbir motivasyon cümlesinin işe yaramadığını hatırlıyorum. 
Ne yapacağımı bilmeden sakince ellerime baktığımı hatırlıyorum. 
Ağlayamadığımı bile, nefes alırken zorlandığımı bile, saç diplerime kadar pişman olduğumu sadece ve bacaklarımın bana itaat etmeyi bıraktığını hatırlıyorum. 

Yenildiğimi ve sonra ayağa kalktığımı, bu sefer de kendime savurduğum, göğüs kafesime oturan sıkı bir yumrukla yerle bir olduğumu hatırlıyorum. 

Nefes aldıkça batıyor. Nefes aldıkça batıyor. 

Tanımadığım bir kadını derinden üzdüğümü hatırlıyorum. 
Tanımadığım insanların benden nefret edeceğinden hiçbir şeyden emin olmadığım kadar emin olduğumu hatırlıyorum. 
En yakın arkadaşımın güvenini yerle bir ettiğimi, biraz da benimle birlikte onu da üzdüğümü, biraz değil çok üzdüğümü hatırlıyorum. 
Yerle bir olan şeylerin arasına onun bana olan inancını da saniyeler içinde eklediğimi, yere kapaklandığımızı birlikte hatırlıyorum. 

Demişti ki; “Bir yangın düşün. 
İlk beş dakikada bir bardak suyla, 
ilk on dakikada bir kova suyla söndürebilirsin. 
On beş dakikadan sonra söndürebilecek bir şeyin kalmayabilir. 
Bardak suyunu esirgedin. Şimdi kendini kurtarabileceğini bir kova suyun var mı?”
“Evet” dedim, “Ben bu ateşi yenerim” 
Sonra kova suyla çiçeklerimi suladım. 
Ateş sahip olduğum büyük ve güzel şeyleri yok edecek. 
Hatırlıyorum. 

Birkaç saat önceydi. 

Beni bu ateşten kim kurtarır? 

İnsan doğar. 
Hata yapar. 
Büyür. 
Hata yapar. 
Büyür. 
Hata yapar. 
Ölür. 

Her şey için bir bedel ödendiği korkunç bir gezegende doğduk. Bedelini ödedim. Kapıyı kapatıyorum. 
Bu kapının ardında görünen karanlıktan bile koyudur bu yolun ateşi. 
Bana inan; yenik düşmemen için elimden gelen her şeyi yaptım. 
Bedelini ödedin. Kapıyı kapat. 

Şimdi, aramızda dokunulmamaktan biriken yoğun elektrik kılıcını çekti. Keskinliğini test etmek için de boğazımı seçti. Bil bakalım, neden benim yürümeye başlamam gerekiyor. 

Artık burada duruyorum. 
Sen gelemiyorsun. 
Benim bacaklarım bana itaat etmiyor, ben bir yere kıpırdayamıyorum. 

Bazen ayakkabılarını giyinmek, demiştim bir kere, kendini bir savaşa hazırlamaktan daha iyi bir seçenek olabilir. Kendimi bağcıklarımı bağlarken görüyorum günlerdir. 

Bu sonsuza kadar buraya hapsedilecek bir vedanın dolunayıdır. 

İnsan doğar. 
Ölür. 


Bitti. 

18 Ekim 2017 Çarşamba

g4

Gitmen gerektiğinden çok emin olduğun zamanlarda bacak kaslarının sana itaat etmeyi bırakması gibi.
Bu hislerin, iç sesin, aklın, kalbin ve vücudun arasında çıkmış bir savaştır, çok aktörlüdür, hepsi senindir ve hiçbiri senin değildir, buradan ancak yenilerek çıkarsın gibi.
Yenilince de çıkmış sayılır mısın, bilemeyiz gibi.
Bundan sonra sana ancak sırtını o çok güvendiğin içinden "geleni yap"lara dönmek düşer, gibi. 

Bazen bilmemek güç verir, sen hep bilmenin gücünün altına ezilmeyi seçmişsin yine de gibi.
Gitsen, bak sadece gitsen, biraz düşünmesen, biraz hissetmekten kaçsan, biraz şu uçurumun kenarından uzaklaşsan, ah, hep aşağı bakmalarla olmaz bu işler biraz da kafanı gökyüzüne çevirsen, ama artık biraz gitsen her şey çözülür, ama düğüm atmaya alışmışsın, bırakınca hayatın keyfi kalmaz sanıyorsun gibi. 
O yüzden hep elinde koca halat, düğüm atıyorsun, boynuna doğru, hep boynuna doğru gibi.
Aklın başına ancak nefesin kesilince gelir, bunu test etmek istiyorsun gibi. 

Şimdi ne yapacağız bilmiyoruz bak bakakalıyoruz birbirimize, gibi.
Küsecek aynamız kalmadığı için de ellerimizden hatırlıyoruz şu kenarımızdaki kırışıklığı hangi yenilgide kazanmışız, şu beyaz saç hangi gecenin dolunayının yansımasıdır yahu bu işleri hep birbirimize mi dar edeceğiz, ama saçlarımız yirmililerimizde beyazlamaya başlamış artık bir kere, kenarlarımız kırışmaya başlamış, gibi. 

En yakın arkadaşın seni bir kuyunun dibini kazımaktan ve sonra orayı kendine ev edinmekten kurtarır, ama o kuyudan yine kendi kendimize çıkarız gibi bak bunun derin bir kötü rüya olduğunu fark ettik, hadi artık uyanmayalım mı, gibi. 

Biliyorum, biliyoruz, bilmelere yeniliyoruz yine, ama birgün yenilmekten sıkılıp biraz da gitmeleri kazanırız, ha gayret şu köşeyi döneriz, düzlüğe çıkarız, söz gibi. 

Gitmem gerekiyormuş gibi, gerçekten gitmem gerekiyormuş gibi,
ama yolumu kaybetmişim, sahip olduğum bütün ışığı yitirmişim gibi.
Bir yol varmış, uzunca süre yürümüşüm,
sonra birden ağır bir kayaya çarpmışım, 
hafızamı kaybetmişim, 
şimdi nerede olduğumu bilemiyormuşum,
ne yapmam gerektiğiyle ilgili bir fikrim yokmuş,
nasıl olacakmış,
nereye gidecekmişim.

Konu bütünlüğünü bir bulutu takılmış izlerken
aklımın içinde kaybetmişim gibi.
Ama anlaşılmak için konu bütünlüğüne ihtiyacım olsaymış, 


çoktan eriyip gitmişim gibi.

Şimdi gitmem gerekiyormuş artık,
bundan çok eminmişim gibi.
Biraz da emin olmanın yorgunluğu altında ezileyim, gibi. 

"Hadi gidelim mi?"

18 Temmuz 2017 Salı

amy

Amy'yi anlıyorum.

Kendini bir türlü anlatamamasını anlıyorum.
Yalnızlığını anlıyorum.
Gidişlerini anlıyorum.

Kendini ayakta tutacak gücü bulamamasını anlıyorum.
Gerçeklikle yetinmekte zorluk çekip, kendine küçük sahte dünyalar yaratma uğraşını anlıyorum.
Ve başamayışını...

Bin büyüklüğündeki yenilgilerini anlıyorum.
Kırgınlıklarını ardından.
Hayal kırıklıklarını da.

Amy'yi anlıyorum.

Gözünü alan ışıkların altında bütün ayrıntılarıyla duran pişmanlıklardan dönüp,
kendi yarattığı ve gün geçtikçe büyüyen karanlıklarda kendini yok etme isteğini anlıyorum.
Başarana kadar durmama motivasyonunu, hiçbir motivasyona sahip olmamanın ta kendisinden almasını anlıyorum.
Hep aynı yenilgilerin etrafında dönmelerin nasıl ustası olup da, döngüleri kırmanın nasıl çırağı bile olamamanın yarattığı pes edişleri anlıyorum.

Dilinin dönmeyişini sonra kaleme sarılışını,
"This ache in my chest,
as my day done now,
the dark covers me, and I cannot run now,
my blood running cold" satırlarındaki ağırlığı,
bu yükün her geçen gün daha da artışışını,
omzuna yaslanmak istediği tek insanın sırtını izleyişini anlıyorum.

Amy'yi anlıyorum.

Bu tükenişleri anlıyorum.
Bu çaresizlikleri anlıyorum.
Keyifleri binlere bölmeyi, üzgünlükleri yalnız kucaklamayı anlıyorum.
Göğsündeki ağrıyı anlıyorum.

En sonunda,
yaptığı her şey için üzgün olduğunu ağlayarak anlatmasını bir dostuna telefonda,
her şeyi düzelteceğine söz vererek bitirmesini sözlerini,
ve bunun onun tarafından uzay boşluğuna uzanan son sözler olmasını anlıyorum.
Amy'yi anlıyorum.

Amy'yi bu gece, hayatımdaki hiç kimseyi anlamadığım kadar anlıyorum.
Anlamak istemezdim.

"I died a hunderd times,
I go back to..."

bir iki

15 Haziran 2017 Perşembe

Sonra oturduk, yanlışlar, pişmanlıklar, biraz da ben.
Ve hiç konuşmadık.

Kamuya açık alanlarda ağlayan insanlar nasıl görünmez olur?
Kamuya açık alanlarda ağlayan insanlar neden görünmez olur?
Kamuya açık alanlarda ağlayan insanlar görünmez olur.
Bu yanlışlarımın ve pişmanlıklarımın işine yarayan bir bilgi değildi.
Bu benim işime yaramak üzere olan bir bilgiydi.

Sonra oturduk.
Yanlışlar.
Pişmanlıklar.
Ben.
Hala konuşmuyoruz.

İşin içinden çıkamaz gibi olmanın yenilgisiyle, işin, içinden çıkılamaz olmasının yaşattığı bile bile ladeslik arasında büyük bir fark var.
Ayağım yenilgilerime takılıyor.

Sonra oturduk.
Yanlışlar.
Pişmanlıklar.
Yenilgiler.
Ben.
Henüz kimse konuşmadı.

Ben istersem dönerim dedim.
Ben istersem o yoldan dönerim dedim.
Ben istersem, ne kadar uzaklaşmış olursam olayım, o yoldan, kesin dönerim, baştan başlarım, giderim, gelirim, yorulurum, bir el kemiğimi kırarım, bir kalp kırarım, kendiminkini korurum bu sefer, herkesin kalbini kırarım, canını yakarım, soğuk bir su içerim üzerine, edilecek veda bırakmam, elimden gelenin en iyisini yaparım, en iyi elimden geleni yaparım, vaz bile geçerim ama kesin dönerim dedim.
Sırtımı sıvazladılar.

İnsan kendine üzülünce dibe çakılır.
İnsan kendini acıyınca dibi kazır.
Yağmurdan kaçarken,
doluya göğüs germek.
Kendi kuyumu kazalı, dibini ev yapalı kaç yıl oldu?

Bir ağaç gibiyim, dedim, duruyorum sapasağlam.
Yüz yıllardır buradayım, sabırla göğe baktım.
Hiçbir güç sökemez yerimden, dedim, köklerim sıkı sıkı.

Sonra oturdular,
yanlışlar,
pişmanlıklar,
yenilgiler,
gidişler.
Hepsi gölgemdeler.

Kaç yıl oldu?

BİR

20 Mart 2017 Pazartesi

ta.bu.da

Bunları uzun zamandır ziyaret etmediğim kuyumun dibinden yazıyorum, evimden.
Bunları içime bir türlü sinmeyenlere gözümü dikmemeye alışmaktan yazıyorum.
Bunları yapmak istemediğim bir şeyi bana yaptıracak hiçbir gücün olmamasından yazıyorum.
Bunları çıkmaz sokaklardan yazıyorum.
Bunlar alıp başını gidememekten, iki elinin arasında başın, öylece kala kalmaktan yazıyorum.
Bunları iki gündüz arasına sıkışmış geceden yazıyorum, bir gündüzü ortasına almış iki geceden.
Bunları pes bile edemeyecek kadar yorgunluktan yazıyorum.
Kahkahamın sesi yüksek bak inan,
mutsuzluğumu anlatmazsam bir de delireceğimden korkmaktan yazıyorum.
Bunları kulaklarımı tıkadığım sesten,
gözlerimi kaçırdığım sahnelerden,
tırnakları avucumun içine geçmiş ellerimden,
son zamanlarda bir türlü gitmek istediğim yerlere götürmemiş bacaklarımdan yazıyorum.

Bunları,
yine de sabretmekten
yazıyorum.

Beklemeyi öğrenmekten,
sessiz olabilmeye çalışmaktan -bile-,
aynı duyguyla o kadar uzun süredir baş etmekten ki
baş etmeyi bırakınca hayatını nasıl devam ettireceğini bilemediğin için
savaşmayı asla bırakmamaktan,
arka cebimdeki bıçaktan o yüzden,
kurşun geçirmez yelekten yazıyorum.

İçimde yıllardır sönmeyen ateşten,
ama üşüyen ellerimden,
uyuyamayan yataklardan,
doğmayan aydan,
üzgün aynalardan,
bitmemiş kitaplardan,
nasıl geçtiğini anlamadığım günlerden yazıyorum.

Kalbi kırık balıklardan,
kartal yuvalarındaki tavuklardan,
ağlayan timsahlardan,
yalnız yusufçuklardan,
içimden sık sık sokak köpeklerine
sarılmak gelmesinden yazıyorum.

Kemiklerin bile kendini iyi hissedene kadar sarılmayalı geçen zamandan,
özlediğim bütün seslerden, yüzlerden, ellerden,
gecenin bir yıldızına kadar iyi hissettirmek için uyanık kalmaktan,
gecenin bir yıldızı iyi hissetmek için uykulardan uyandırmaktan
yazıyorum.

'yine de'leri 'rağmen'lere değişmekten,
kasının son gücüne kadar direnmekten,
değiştiğini fark etmekten ve bir şey yapamamaktan
çünkü
son gücünü direnmeye harcamış olmaktan
yazıyorum.

Ne kadar hızlı kaçarsan o kadar fazla uzaklaşamamaktan,
ne kadar çabalarsan çabala istediğin gibi olmamasından,
istemeyi bırakmaktan sonra,
istemediklerinden kaçmak üzerine şekillendirmekten hayatını,
ve
neyi istediğini artık unuttuğun için mutlu da olamamaktan,
sadece mutsuz olmamaya razı olmaktan yazıyorum.

Bunu,
uzun zamandır ziyaret etmediğim kuyumun,
dibine sandalye atarak dönüştürdüğüm evimden yazıyorum.

Kalbi kırılmış ve hikayesi asla ilgi çekici bulunmadığı için kalbinin neden kırıldığı asla bilinmeyen beyaz bir tavşan, birgün bir dağa küsmüş. 
Tavşan dağa küstüğünden beri, o koca dağın çirkin kibriyle övünüyoruz.

Bunları artık özgür kalmış tavşanın ağzından yazıyorum.
Bunları,
kalbini bir kere iyileştirmeyi öğrenince yenildim zanettiğinde
biraz yavaşlamış olsan bile
yine de yürümeye bir şekilde devam edebiliyor olmaktan yazıyorum.

Kafanı kaldırdığında bir gece vakti,
senden daha büyük ve kocaman bir şeyin,
minik ve keyifli/kalbi kırık/sakin bir parçası olduğunu hatırlatan
proxima güzelinden yazıyorum.

Dağ, bütün kibriyle kendisinden konuşturmaya devam etsin.
Tavşan iyileşti,
gitmeye devam ediyor.

11 Mart 2017 Cumartesi

rüya

Kötü bir rüyadan başka karanlık bir kuyunun dibine uyandım,
oradan koyu renkli başka bir rüyaya,
oradan aydınlık bir geceye,
en sonunda da evime.

Üzerime doğru geliyordu yüksek hızlı bir araba gibi, ama değilmiş.
Sürücüsü çok sevdiğim biriymiş, ama değilmiş.
Beni paramparça etmek istemiş, bastıkça basmış gaza, ama değilmiş.
Sonra son anda durmuş, tenime milimetreler kala, ama değilmiş.
Ben arkama bakmadan yürümeye devam etmişim sonra, ama değilmiş.
Evime uyanmışım sonunda, tam da öyleymiş.

Kaçmam gerekmediği kadar uzaklaştığımda ancak düşünmeye vakit yaratabildim, matematiğini hala anlayabilmiş değilim.
Bu hüzün gereksizdi, 'mantıklı değil'di, kaçmama gerek yoktu, bu işi çözebilirimdi aslında,
ama geri dönebilmek için çok uzaktaydım artık, geri dönmedim.
Yine de pişman olmadım,
hızımı düşürdüm ve yürümeye devam ettim.

Başka bir rüyaya uyandım.

Duruyormuşum, dünya geriye doğru kayıyormuş bu sefer de; ama değilmiş.
İçinden geçiyormuşum yolların; ama değilmiş.
İçimden geçiyormuş ormanlar, gökyüzleri, denizler ve dağların tepeleri; ama değilmiş.
Gitmek için çok iyi bir fikre ihtiyacım varmış, keskin bir dönüş yerine; ama değilmiş.
Tavanıma uyanmışım bu kez; tam da öylemiş.

Gerçek ve rüya arasındaki çizgi inceldikçe, tahayyül edemediğim bir derinlik kazandı.
Uykuyla uyanıklık arasında düştüm hep arasına, sonra sıçrayarak uyandığım gecelerde denkleştim yeryüzüyle yere çakıldığımı gördüğüm rüyalarda.


"Yes, I'm hopeless, but at least I fought it."

Artık buradayım.

bir

6 Ocak 2017 Cuma

kork.m

Biraz bunalmış ve sıkılmış, biraz da yorulmuş hissediyordum.
Yeni kafataslarına yolculuk yapmak için can atarken eski kafaların içinden çıkamamış olma olasılığının bire yakın olmasından korkuyordum.
Eski, zamanında çok iyi gerekçelerle öldürdüğüm, artık geçersiz insanların fikirlerini cebimde taşımaya devam ediyor olmaktan,
kapımı herkese açıp içeriye kimseyi almıyor olmaktan, yeni ve güzel şeylerle sadece bahçelere çıkıyor olmaktan,
evime, odama, cebimdeki eskilerle dönüyor olmaktan, onlarla uyuyor ve uyanıyor olmaktan korkuyordum.

Yola henüz çıkmıştım, yolu henüz koşmaya başlamıştım, iyi bir mesafe katetmiştim,
ama arpa boyu mu yol gitmiştim artık yoksa miller mi aşmıştım emin olamamaktan,
gitmeye devam etmek isteğiyle hareketi asla elden bırakmamaktan,
gitmeye çalışırken artık olmak istemediğim yere kendimi tekrar sürüklüyor olmaktan korkuyordum.
Yeni güç dengelerinin, büyük çarkların, tanımadığım dişlilerin arasında sürekli ezilmekten, bir türlü kurtulamamaktan, ezilmeye devam etmekten korkuyordum.
Nasıl ayakta kalacaktım, ayakta kalacak mıydım, ayakta kalmam gerekiyor muydu bilememekten, kendimi düşmekle kalkmak arasındaki yorucu forma sıkıştırıyor olmaktan korkuyordum.

Günaydın, iyi geceler, iyi günler, teşekkürler demeyi unutmaktan sonra unuttuğum için sürekli kendime kızmaktan, bu kadar basit şeyleri nasıl da meseleleştirdiğimi düşünüp kızmaya devam ederken herkese benzeyip bir hiç kimseye dönüşmekten korkuyordum.
Fedakarlığı, sevmeyi, iyiyi ve güzeli düşünmeyi artık bırakmaktan, gökyüzünün aydınlığına, yeşilin ferahına, mavinin serinliğine değil, yolumu dipsiz yeraltlarına, keskin uçurumlara, karanlığın sonuna çevireceğimden korkuyordum.

Korkmaya daha fazla devam etmeyeceğime, edemeyeceğime, etmemem gerektiğine, düşünmemem gerektiğine karar verdiğimde tanıdığım insanların büyük bir kısmı çoktan uykuya dalmıştı.
Gündüzle yetinemeyenler, geceleri birbirleriyle iyi geçinemezler dedim, uyandığımdan beri büyük bir özenle korumaya çalıştığım sessizliğe elimden geldiğince devam ettim.

Ateş olsam nereyi, ne kadar yakarım, ışık olsam kimi, nasıl aydınlatırım bilemeden geri çekilmeyi ve perdelerimi sıkı sıkı kapatmayı seçtim.
Toparlamaya çalıştıkça ellerimin arasından kaydı, anlatmaya çalıştıkça daha da karıştı, yürüdükçe uzaklaştı, baktıkça seyreldi.
Avucumun içinde yıllardır taşıdığım, benim için çok değerli olduğunu düşündüğüm ve incitmemek için elimden gelen her şeyi yaptım o tarifsiz şeyi artık yere bırakıyorum.
Nerede olduğumu bildiğimi söyleyemeyeceğim, ama nerede olmadığımı ve olmayacağımı bilecek kadar netlediysem kendimi, yarın sabah güzel bir hikayenin içine uyanmak en iyi dileğim olur.

Yazdıklarım söyleyebileceklerimin bir okyanus katı,
içimden geçenler yazabildiklerimin bir everest katı,
kafatasım, içimden geçenlerin kanyon katıdır.
Buraya sahip olduğum bütün katlarla bir resim çizdim.

Her şey için bir bedel ödemem gerektiğini zannederek uyuduğum bütün geceleri, hiçbir bedel ödemeden avucumun içine alabileceklerime uyandığım bir sabahla değişmeye hazır mıyım?
Artık bir daha ne yapmayacağımı biliyorum.