21 Ağustos 2012 Salı

Bir Hikaye Anlatıyorum: -5- "Son"

Elimdeki dev şişenin içindeki renkli sıvıyı apartmanın trabzanlarına çarpa çarpa eve doğru çıktım.
Saat gecenin çok geciydi.
Birazdan gerçekleşecek felakete karşı, birileri hazırlıklı olsun, gürültüyle uyansınlar istiyordum.

Kapıyı açtıktan sonra, ilk önce önemli olacağını düşündüğüm birkaç eşyayı bulduğum en fonksiyonel sırt çantasına doldurdum.
Telefon, laptop, şarj aletleri, müzik çalar, kimlik, pasaport, ehliyet, biriktirdiğim biraz para, bir pantolon, bir t-shirt, bir ayakkabı, birer adet iç çamaşırı.
Yeter.

"Bu gece, o gece.
Artık veda ediyorum.
Yarın, gözlerimi başka bir tavana açacağım."

Son kez dolaştım evimi.
Sonra elimi yüzümü yıkadım.
Ağzıma naneli bir sakız attım.
Çantamı sırtıma aldım.
Sonra, elimdeki renkli sıvıyı yatak odamızdan başlayarak, salona, mutfağa, diğer odalara, en son da koridora sakince döktüm.
Cebimdeki henüz aldığım kibriti çaktım, ve elimden bıraktım.



RİYAZ GAZETESİ
Dedeler Sokağındaki Yangın: 1 ev kül oldu, ölü ya da yaralı yok.


Dün gece saat 02.30 civarı Dedeler Sokağı'ndaki bir apartmanın en üst katındaki evde yangın çıktı. Yangının sebebinin yanıcı bir sıvı sebebiyle başladığını belirleyen yetkililer, yangının bilinçli bir şekilde çıkarıldığını da vurguladılar. Yangının başlamasından tahmini birkaç dakika sonra Dedeler Sokağı'nın hemen yakınındaki ankesörlü bir telefondan isimsiz bir ihbar üzerine olay yerine gelen itfaiye, yangın diğer apartmanlara sıçramadan engelledi. Can kaybı yaşanmadı. Lakin, ev sahibine ulaşılamadı. Apartman sakinleri dairenin çok uzun süredir boş olduğunu düşündüklerini söyledi.

Riyaz, 2001.



[hakan'a tekrar devasa teşekkürler. O da burada]

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir Hikaye Anlatıyorum: -4-

Bu, evden çıkmadığım, filmler izleyip, şarkılar ezberleyip, sayfalar biriktirdiğim yaklaşık 1.5 aylık süre içinde o kadar çok düşündüm/ağladım/uyumadım ki, artık geriye düşünecek/ağlayacak hiçbir şeyim kalmadı. Sadece "uyunacak uykularım" ve "görülecek rüyalarım" var.

Her şeyi bir anda tüketebilen ben, onca yıllık birlikteliğimizi, yıldızlar kadar çok anımızı, odamızı, yatağımızı, duvarlarımızı ve en nihayetinde seni, ancak bu kadar sürede tüketebildim.
Tanrı beni affetsin.

Şimdi, çok uzun süredir sadece "iç çamaşırlar/çoraplar/sadece evde giyilebilen kıyafetler" kısmını kullandığım dolabımın açık duran dev kapaklarının karşısında duruyorum.
"Hava nasıl acaba?"
Yağmurlu görünüyor.
Eylül ayındayız. 
Bir kot ve bir t-shirt beni idare eder.
"Müzik çalarımı unutmamalıyım."

Uzun koridorlu evimiz. Artık sadece bana ait olan evimiz.
Vestiyere yürüdüm.
Tanrım, o kadar uzun süredir ayakkabı giyinmiyorum ki.

Tam çıkmadan önce vestiyerde sallanan siyah sweatshirtü de geçirdim üzerime.
Siyah, kapşonlu. 

Merdivenleri sekerek indim.
Apartmanımızın büyük mavi kapısı.
Ve ardı, uzunca bir süredir sadece pencereden izlediğim sokak.
Dev ağaçları olan.
Yağmur yağdığında en güzel kokan.

Şimdi, suratıma çiseleyen bulutların yağmur damlaları düşüyor.
Burnuma gelen ağaç ve toprak kokusu, bu evi neden tuttuğumuzu kanıtlıyor gibi.
"Yağmur yağarken camı açabilmek için!"

Yürümek.
"Ben yokken, ne kadar değiştin sokak?"
Köşedeki büfe, yolun karşısında keman çalan sokak sanatçısı, duvar dibinde kitap satan örgütlü genç.
Her şey yerli yerinde.
"Beni mi bekliyordunuz?"

Adımlarımı hızlandırıyorum.
Yağmur da benimle birlikte hızlanıyor.
Kapşonumu asla örtmeyeceğim; yağmura haksızlık.
Hem zaten, kulağımda bu parça varken, sonsuza kadar yürüyebilirim.

Kalabalık sokaklardan birine dalıyorum.
Hala insanların yüzüne bakamıyorum.
Onun yerine, ayakkabımın burnunun katettiği mesafeyi hesaplamaya çalışıyorum.
Çünkü yalnızlar böyledir.
O sırada, bir teknoloji mağazasının önünden geçiyorum, gözüm vitrine takılıyor.
Dev televizyonlar koymuşlar.
Ve haberlerde hala insanlar birbirlerini öldürüyor.
"Asla değişmeyeceksiniz, değil mi insanlar?"

Kan kokusunu seviyor bazıları.
Öldürürken hiç acımıyorlar.
Sadece acıtıyorlar.
"Evden çıkmayarak kendine eziyet ediyorsun!" diye her fırsatta suratıma haykıranların, etraflarında olup bitenlere, ölen insanlara, acı çeken yaratıklara nasıl da bu kadar kayıtsız kaldığını anlayamıyorum.
Kan kokusunu seviyor bazıları.
Kendi kanlarında boğulsunlar, umurumda değil.
Ben sadece yürüyeceğim.

Yürümekten o kadar yoruldum ki, "Şu banka uzansam ya şimdi?"
Eve gitme fikri çok uzak şuan.
Saat gecenin bir yarısı.
Sokağın sonundaki marketin ışıkları hala yanıyor.
"Bu gece o gece mi? Yapacak mısın?"

Kafama koyduğumu yapmazsam, kendi kendimi yiyip bitireceğim.
Yarın yeni bir tavana gözlerimi açacağım, kaldığım yerden devam etmeliyim.
Edebilmeliyim.

10 Ağustos 2012 Cuma

Bir Hikaye Anlatıyorum: -3-

Elim kapıyı itekler gibi oldu.
"Hayır korkmuyorum."

Kapıyı açtıktan sonra aldığım ilk nefeste, ciğerlerime oksijen değil toz doldu sanırım.
Çok uzun süredir kullanmıyordum burayı işte, ne kadar süredir? Suratına "Git!" diye kapıları çarptığımdan beri.
Sonra, yavaş yavaş tozlar yüzünden girdiğim öksürük krizinden çıktım.
Şimdi daha rahat nefes alıyorum.
Tanrım!
İşte burası evimizin banyolu tek odasıydı.
İşte bu bizim yatağımızdı.
Bizim dolaplarımız.
Bizim avizemiz, duvarlarımız.

Şimdi, ağaçlardan güneşin yere düşmediği bu sokağa ilk girişimizi hatırlıyorum.
Artık birlikte uyanmanın vakti gelmişti, artık kabuslarımdan kanter içinde uyandığımda gördüğüm ilk yüzün seninki olması vakti gelmişti, artık göğsümde uyuya kalmanın vakti gelmişti.
Ev arıyorduk ya.
O an sen, kira fiyatlarının ne kadar yüksek olabileceğinden bahsediyordun, bense çocuklarımızın bu sokakta ne güzel saklanbaç oynayabileceğini hayal ediyordum.
Ben hep böyleydim işte, önüme bakmazdım da, gökyüzündeki bulutları sayardım, düşerdim.
Gözlerimi hep bilmem kaç adım sonrasına dikmiştim, gerçekçi değildim, uçarıydım işte, hayallerimi kurup gerçekleri kaçırıyordum.

Bu güzel binanın, en üst katının, hiçbir yeri görmeyen manzaralı evinin, banyolu tek odasından içeri girince anlatmaya başlamıştın;
"Yatağımızı buraya koyarız, şuraya yeni aldığımız dolabı koyarız. Camın önüne o beğendiğin kırmızı puflardan sipariş ettirdim, birkaç güne gelir, onları yerleştiririz."
"Tamam da, bu oda çok küçük değil mi?"
"Ne kadar küçük, o kadar yakın."
Sonra hemen evi tuttuk.

Bir iki hafta içinde düzenimiz oturmuştu.
Bazen ineceğim durağı kaçırıyordum, o kadar.
Onun dışında her şey, neredeyse mükemmeldi.
Alt kattaki teyze mavi gözlüydü, üst komşumuzun minik kızı Aslı'nın saçları sarı ve kıvırcıktı, ayrıca kucağında uyumaya bayılıyordu, yan komşu Mehmet amcanın yanakları kırmızydı.İlk gecemizde bize yemek getirmişti.
Bazen Aslı'yı bize kaçırıyorduk, o, içten minik kahkahalarını atarken, sen "Yapsak mı bundan bir tane?" diye durmadan beni rahatsız ediyordun.

Şimdi, hepsinden ve her şeyden çok uzağım.
Hiçbirinin yüzünü görmek dahi istemiyorum.

Dev bir çöp poşeti aldım içeriden, sonra banyomuza daldım.
Kalan bütün parfüm şişelerimizi, yaklaşıp bir deste diş fırçamızı, temizlik mazemelerini, şampuanları hatta havluları attım içine.
Odadaki camları açtım.
Burası sen kokuyor, ve benim göğüs kafesim ağrıyor.
Bu odanın derhal havalanması lazım.

Odadan çıktım.
"Gayet iyi gidiyorsun!" diye bol bol cesaret sözleri tekrarladım kendime.
Gayet iyi gidiyorum.
Bugün bu odayla birlikte, anılarımızdan, ortak yaşam alanımızdan, kokundan, senden son kalanlardan ve senden kurtuldum.

Bunların hepsinin çöpe gitmesi lazım.
Dışarı çıktığımda atarım.

Sanırım artık sana veda ediyorum.

7 Ağustos 2012 Salı

Bir Hikaye Anlatıyorum: -2-

Geçireceğim günün biraz değişik olmasını dileyerek uyandım sabah.
Zaten sabah uyuyup, sabah uyanıyordum. Gecelerim düşünerek, okuyarak, dinleyerek, izleyerek ve bol bol yazarak geçiyordu. 
Uyumadan önce açık kalmış pencerem, biraz boynum ağrıyor.
Uyumadan önce dışarı çıkmaya karar vermiştim.
Acelesi yok, önce biraz temizlik yapayım.
Salonum; yaşama alanım, tam anlamıyla bomba düşmüş gibi.
Giyip giyip çıkardığım kıyafetler, karalayıp karalayıp sağa sola savuşturduğum kağıtlar, su şişeleri, kirli tabaklar, tozlanmış dev televizyon, şarkı bitmiş laptop, yığınla film, dağlar kadar kitap, ayakkabılarım bile burda. Tanrım!
Temizlik şart.
"Acıyı uyanık çekmek" uğruna kahveyi bile bıraktığımdan beri, kanepeden bozma yatağımın altında biriktirdiğim su şişelerini temizlemekle başlamaya karar verdim işe.
Sonra kıyafetler katlandı, sonra karalama kağıtları tarihlerine göre düzenlenip kaldırıldı.
Kitaplar raflarına, filmler televizyonun altındaki dolabın çekmecesine, ayakkabılar vestiyere.
Biraz toz aldım, biraz yerleri sildim, camı hiç kapatmadım.
Bugün odamıza da gireceğim.

Şimdi; salonun bütün işleri halledildiğine göre.
Tamam, sakinim, altı üstü 1.5 aydır kapısını açmadığım bir oda.
Altı üstü en son birlikte uzandığımız bir yatak.
Tamam en son birlikte kullandığımız bir banyo, duşa kabin, lavabo.
Tamam orada hala senin eşyaların duruyor da olabilir, tamam, hepsiyle başedebilirim sanırım.

Şimdi; odamıza gireceğim.
Bugün bu işi halledip, dışarı çıkacağım.
Bugün, bu evden ve senden kurtulacağım.

5 Ağustos 2012 Pazar

Bir Hikaye Anlatıyorum: -1-

Uykum benden kaçıp gittiğinde, güneş yeni yeni gösteriyordu parlak yüzünü sokaklara.
Uzun süredir deliksiz bir uyku çekememiştim gerçi, olsun.
Aralık kalmış perdelerden aydınlanmaya başlıyordu salonum.
Suratına "Git!" diye bağırıp, eşyalarına eline tutuşturduğum günden beri, giremiyorum odamıza. Kapıyı kilitleyip sonsuzluğa gömdüm 'biz'e dair her şeyi. Ya da öyle sanıyorum işte.

Dolabımı ve kitaplığımı salona taşıdım, kanepelerimden birini yatak olarak kullanıyorum.
Bu dört duvar, benim için evden çok 'sığınak' olmaya başladı.
Kimse de gelmiyor, ben de böyle böyle yalnızlaşmaya başlıyorum artık işte.

Elimdeki uzun süredir bitirmeye çalıştığım kitabı bir kenara bırakıp, pencereye doğru ilerledim.
Alnımı cama yasladım, sokaklarda nefes alan bir şeyler görmek istiyordum.
Sokaklar, nefes alan canlılar, insanlar.
Sahi, ne kadar olmuştu ben dışarı çıkmayalı? Çok.
Keşke sadece dışarı çıkmamakla kalsaydı.
Telefonlara da cevap vermiyordum. Çalan kapı zillerini de duymuyordum.
Sigarayı bıraktım. İçmiyorum.
Çok müzik dinliyorum.
Kahveyi de bıraktım. Su içiyorum bol bol.
Bu acıyı uyanık yaşamam lazım; günden güne tükeniyor artık.
Çünkü biliyorum, eğer bir seferde tüketir ve bitirirsem, bir daha yaşamam bu kadar ağır.
Hissediyorum; bir sabah seni düşünmeden uyanabileceğim.
Elim pencerenin kulpuna gidecek gibi oluyor.
Havanın ne kadar serin olduğunu kestirmeye çalıştım, olmadı.
Biraz tedirgindim, açtım camı.
Bu bile büyük bir adım benim için.
Suratıma vuruyordu serin bir rüzgar.
Aylardan Ekim ya da onun gibi bir şey. Eylül sanırım.
Yazdan kalmış bir şeyler var; kışa hazırlık yapan.
Sonbaharı seviyorum.
Arada kalmış her şeyi seviyorum, bana benziyor çünkü.
Ben de O'ndan kaldım, kendime, yalnızlığıma hazırlık yapıyorum.
Birazcık nefes almak, cesaret verdi aslında. "Bugün dışarı çıkayım!" diye bir şeyler çaktı kafamda.
"Yeni insanlar göreyim biraz, biraz sigara içerim belki, biraz da kahve alırım.
En son 1.5 ay önce çıktım alışverişe.
Makarnalar bile bozulmuştur."
Geri dönüp kanepeden bozma yatağıma uzandım.
Saat 5'i geçmişti biraz.
"Bugün dışarı çıkacağım, hazırım."
Sonra ağır ağır uyuya kaldım.