4 Mayıs 2019 Cumartesi

hırs.hikaye

Hikayenin sonunda kapıyı çeken sen oldun.

01:36 / Cumartesi

Bu hikayeyi ben yazmaya başlamıştım, çok eminim,
Sonu için bir dram, trajedi, acı, ya da ne dersen, planlamamıştım, çok eminim.
İçinde bolca kahkaha, keyif, nasıl geçtiğini hiçbir zaman anlayamayacağımız, akıp giden zaman vardı, çok eminim.

Ne oldu?
Birisi bir yerde mutsuz oldu ve bir kriz yarattı.
Ne oldu?
Birisi bir yerde diğerinin nerede mutsuz olduğunu anlayamadı, krizi izledi sakince.
Ne oldu?
Birisi gitmek istedi.

Ne oldu?
O aptal aşk şarkılarının estetikten tümüyle uzak kısa filmlerinde olduğu gibi kapının önünde duruyordun öylece.

Hayatında birçok an yakalamışsındır,
bu kadar kararlı olman gereken ama bir şekilde olmadığın.
Birçok anın içinde bulmuşsundur kendini,
bir kapıdan çıkıp gitmen gerektiği ama bacaklarının birden hareket etme emrine itaat etmediği.
Bu an, gerçekten, o gösteremediğin kararlılığı, emre itaatsizliği cezalandıracağın/test edeceğin an değildi.
Çok eminim.

Hayattan ne istediğinden çok emin, aklı başında yetişkin insanların, istediklerine ulaşamayınca kucağına düştükleri hırs gibi mi?
Hayat hakkında hiçbir fikri olmayan, yaşı daha çift basamaklı sayılara bile ulaşamamış toyların elinden oyuncaklarının alınmasıyla onları ağlama krizlerine sürükleyen hırs gibi mi?
İkisi de değil belki, ama ikisinin arasında bir yerde, bu, hırs, mı?

Bir insan başka bir insanı telefonu açmayacağından emin olmasına rağmen, kaç kere arayabilirse, aramalıysa, o kadar aradım, bence.
Bir insan, başka bir insanın telefonunu açtığında kesin aynı sayfada buluşacaklarına emin olmasına rağmen ne kadar/kaç kere açmazsa o kadar açmadın, yetti, bence.

Bir nezaketsizliğin (?),
bir sadece sarılıp uyumak isteme lüksünün,
bir sarılmayışın,
bir kapıda öylece durmanın,
bir istediğini kucaklayamamanın,
bir ellerin titreyerek gecenin ikisinde sigaraya sarılmanın
ne kadar yeri olabilir ki bir insanın hayatında?

Beni o köşede öylece bıraktın,
                                   ama kapıyı sert çekmediğin için yine de teşekkür ederim.

Hoşça kal mı?

4 Ağustos 2018 Cumartesi


Biliyorsun. Şu andan itibaren okumaya başlayacağın bütün kelimeler sana yazıldı.

İçimde bir kuyu var, kazıyorsun. 
İçimde bir ateş var, harlıyorsun. 
İçimde bir deniz var, ağlatıyorsun.

Ah, bir bilsen! 
Dostum, 
bunlar yiğidi boğazlayıp öldürür, hakkını aralarında bölüşürler arkasından. 
Dostum,
bunlar cehenneme kadar yolu olanlardır, seninle yürümek istemediklerine sevin. 

Dostum, 
kulaklıklarınla bir ekranın karşısına gömüldüğün,  kendine yarattığın bir metrekarelik dünyan sana güzel bir bahçe olsun. 
Dostum, 
hiç kimsenin sana dönüp bakmasına bile İzin vermeden yürüdüğün o yolların hep ferahlıklara çıksın. 

Başına ne gelirse gelsin sen adına yakış. 
Boynunu bükme.
Başını hep dik tut. 
Bunlar sana sahip çıkmak isteyişlerimdir. 
Bunlar sana bir kere çok sıkı sarılmak için şu anda sahip olduğum bir çok şeyden düşünmeden vazgeçebilişlerimdir. 
Bunlar suratıma bakmayışlarındır. 
Bunlar yine de sana olan sevgimden hiçbir şey eksiltmeyişlerimdir.
Bir dara düşsen ilk benim koşmak isteyişlerimdir. 
Mutluluktan gözlerini yaşartan bir şey olsa ilk benimle paylaşsan keşkelerimdir. 
Bunlar, canım dostum, bir akşamüstü yağmur yağarken, Ankara’yı tepeden gören güzel bir parkta sana hiç utanmadan açtığım sırlardır. 
Ne yapacağını bilmediğin 100 tane kitabımdır. 
Yenik düştüğün öfkendir dostum, bana yönelttiğin bütün umursamazlıklarındır. 

Dostum, 
bil ki benim gittiğim, 
ismimi bilen tek bir kişinin olduğu,
evim diyip sığındığım, 
severek sahiplendiğim, 
bıkmadan adımladığım, 
Her yerde, her sokakta, her parkta, çiçekçide, kitapçıda, arkadaşımda
Senin için sonuna kadar açık bir kapı vardır. 
Bu sana verebileceğim en iyi güvencedir. 
Sana dilediğim herhangi bir şeyi bırakabilme seçeneğim olsa yine tam da bunu seçerdim. 

Şimdi gidiyorum. 
Bu da seni sahip olduğum bütün hücrelerle kucaklayışımdı

13 Şubat 2018 Salı

ta.bu.da.II

Bunları yenilmekten yazıyorum.
Bunları yarına uyanmak istememekten,
uzaktan bakınca kendini minicik bir yaratık gibi görmekten,
'keşke hiç olmasaydı'lardan,
'keşke hiç keşke demek zorunda kalmasaydım'lardan,
göğsünde birkaç dakika içinde oluşan pişmanlık dağının altında bütün kemiklerin un ufak olana kadar ezilmekten yazıyorum.

Bunları, o kadar yenilmek ki, bir daha asla eskisi kadar
güçlü,
iyi kalpli,
samimi,
kendinden emin
olamayacağını bilmekten yazıyorum.

Bunları bir çukuru tek başına kazmaya başlamaktan yazıyorum.
O kadar gizli kapaklı kazmışsın,
hiç kimsenin haber olmamış,
birgün içine öyle bir düşmüşsün ki
kimsenin nerede olduğuna dair en ufak bir fikri olmadığı için
artık seni kurtaracak kimse bile kalmamasından yazıyorum.

Bunları gitmekten yazıyorum.
Gitmenin gücünden ve ihtişamından değil;
gitmenin istenmesinin korkunç karanlığından yazıyorum.

Bunları,
midenin içinde dahi dalgalanmış bir çelik kapının çarpma sesinden yazıyorum.
Bunları,
bile bile ladeslikten yazıyorum,
ayağına sıkmaktan,
böyle olacağından sahip olduğun bütün hücrelerine kadar emin olmaktan
ama yine de son salisesine kadar denemeye devam etmekten işte
"belki" diye başlayan kayıplardan yazıyorum.

Bunları,
yaşadıklarını bir adım geriden izleyince,
gördüğün şeylerin
ucuzluk, basitlik, bayağılıktan öteye gitmediğini bir akşam üzeri
fark etmekten yazıyorum.

Bunları,
balkon duvarına sırtını dayamaktan ve
birkaç dakika önce katlettiğin bir arkadaşlığın bütün kayıpları
bütün yaşanacakları ve yaşanmışlıkları
bütün sınırları, hudutları, hadleri,
gerçeklikleri, yanlışları, keyfi
avuç içlerinden kayıp yere büyük damlalar halinde düşerken,
öylece tükenip gitmesini beklemekten yazıyorum.

Ankara'nın güzel bir Şubat'ından yazıyorum.
Ankara'nın şimdiye kadar yaşadığım en kötü Şubat'ından yazıyorum.

Bunları,
bir göğün oksijenle dolu olan en uç noktasından,
magmanın tam merkezine inmenin kaç dakika süreceğini hesaplamaktan yazıyorum.
Bunları, saliselerden yazıyorum.
Çakılmanın sadece bir cümle sürmesinden yazıyorum.

Bunları ağlamamaktan yazıyorum.

Bunları,
göğüs kemiğini çıkarıp bileğine saplamaktan,
ama öyle kanamamaktan ki
kocaman bir baltaya sarılıp sakince uykunun gelip seni bulmasını beklemekten yazıyorum.

Artık tavşan gidemiyor bile.

-bir-

12 Kasım 2017 Pazar

günlük.13



"Nereye olsa gelirim. Birileri gurursuz olmalı, birileri delikanlılığa sığmamalı ki dayatmaların arasında kocaman bir nefes dolsun toplumun ciğerlerine.

Nereye olsa gelirim. Sen iste yeter ki. Gururumu bedava veririm. Akşamüzeri olsun isterim ayrılık konuşmaları, sevmeyişi anlatan tüm cümleler de, destansı aşklar da akşamüzeri konuşulsun. Akşamüzeri acım hep hafifler, hep bir avans daha verir hayat bana. Günün en sakin güneşini arkama alır da konuşurum. İddialı cümleler, kolaylıkla süzülür ıslak dudaklarımdan. Mutsuz olayım derim, ne olacak! Yine de görüşelim derim sonra. Sanki lastik tokanı açıp saçların omuzlarını okşadığında, kalbime toplu iğneler batmayacakmış gibi bir daha. Unuturum güçsüz yanımı akşamüzeri. Savunmasızlığımla barışır, üzüntüyü nimetten sayarım; ruhumu besleyip, benliğimi yaratan. Halbuki geceleri de var, ve sabaha karşıları bu hayatın…

Ne zaman olsa gelirim. Akşamüzeri olmasın. Öğlen bile gelirim, sen iste yeter ki. Öğlenler kabus anıdır yaşamın. Her yerdedir insanlar. En parlak anıdır güneşin ve bu parlaklıkla beslenen özgüven, kibirli yürüyüşlerin sebebi olur sahil yolunda. Güneş gözlüğünden alınan cesaretle, herkesten bir basamak yukarda hisseder şimdi eksik insanlar. Ne kadar çok seviyoruz kendimizi diye düşünürüm böyle anlarda, ne kadar da önem veriyoruz, en yakınımızdan beş basamak yukarıda olmaya! Samimiyeti sorgularım öğlenleri. Evde oturmayı severim. Ben evi severim. Sokağa çıkalım dese dostlarım, durun derim, akşamüzeri gideriz. Ama sen istesen, dedim ya; gururumu bedava veririm. Gelirim.

İkimiz de biliyoruz beni sevmediğini. Farklılık, senin gün içinde hatırlamıyor oluşunda başlıyor, haklısın; bir sevmeyişin ne kadar yeri olabilir ki insan hayatında?

Mutlu insanlar, mutsuz insanlardan yaratıyorlar eşsiz mutlu anlarını. Ve bu ortak sömürücülük, vazgeçilmez anlarından oluyor mutsuz yaşayan insanların. Belli ki ben, mutsuzluk için gururunu harcayanlardanım. Ve yaşam bulan mutsuzlukta. Öyle olmasa arardım seni. Tekrar arardım, ve tekrar. Sen açana kadar. Israr ederdim ve seni nasıl sevdiğimi anlatırdım tekrar tekrar, nasıl da diğerlerinden farklı seviyorum, ispatlamak isterdim.

Ne geçer kabul edenin eline, sevgi pazarlandığında? İşte bu yüzden adının geçtiği cümleler gelecek zamana ait değil. Pes ettim.
Ne zaman istersen, istediğin yere gelirim. Umudun yerine karamsarlığımı koyalı çok oldu. Beklentisizim. Bana, beni nasıl da sevmediğini anlat. Yanı başında üzülsem kafi."

demiş-

bir adam.

19 Ekim 2017 Perşembe

hatır

Yeraltında bir banka oturduğumu ve varolmayı durdurmak istediğimi hatırlıyorum. 
Duyduğum hiçbir şeyin, dinlediğim hiçbir müziğin ve kendime ısrarla telkin ettiğim hiçbir motivasyon cümlesinin işe yaramadığını hatırlıyorum. 
Ne yapacağımı bilmeden sakince ellerime baktığımı hatırlıyorum. 
Ağlayamadığımı bile, nefes alırken zorlandığımı bile, saç diplerime kadar pişman olduğumu sadece ve bacaklarımın bana itaat etmeyi bıraktığını hatırlıyorum. 

Yenildiğimi ve sonra ayağa kalktığımı, bu sefer de kendime savurduğum, göğüs kafesime oturan sıkı bir yumrukla yerle bir olduğumu hatırlıyorum. 

Nefes aldıkça batıyor. Nefes aldıkça batıyor. 

Tanımadığım bir kadını derinden üzdüğümü hatırlıyorum. 
Tanımadığım insanların benden nefret edeceğinden hiçbir şeyden emin olmadığım kadar emin olduğumu hatırlıyorum. 
En yakın arkadaşımın güvenini yerle bir ettiğimi, biraz da benimle birlikte onu da üzdüğümü, biraz değil çok üzdüğümü hatırlıyorum. 
Yerle bir olan şeylerin arasına onun bana olan inancını da saniyeler içinde eklediğimi, yere kapaklandığımızı birlikte hatırlıyorum. 

Demişti ki; “Bir yangın düşün. 
İlk beş dakikada bir bardak suyla, 
ilk on dakikada bir kova suyla söndürebilirsin. 
On beş dakikadan sonra söndürebilecek bir şeyin kalmayabilir. 
Bardak suyunu esirgedin. Şimdi kendini kurtarabileceğini bir kova suyun var mı?”
“Evet” dedim, “Ben bu ateşi yenerim” 
Sonra kova suyla çiçeklerimi suladım. 
Ateş sahip olduğum büyük ve güzel şeyleri yok edecek. 
Hatırlıyorum. 

Birkaç saat önceydi. 

Beni bu ateşten kim kurtarır? 

İnsan doğar. 
Hata yapar. 
Büyür. 
Hata yapar. 
Büyür. 
Hata yapar. 
Ölür. 

Her şey için bir bedel ödendiği korkunç bir gezegende doğduk. Bedelini ödedim. Kapıyı kapatıyorum. 
Bu kapının ardında görünen karanlıktan bile koyudur bu yolun ateşi. 
Bana inan; yenik düşmemen için elimden gelen her şeyi yaptım. 
Bedelini ödedin. Kapıyı kapat. 

Şimdi, aramızda dokunulmamaktan biriken yoğun elektrik kılıcını çekti. Keskinliğini test etmek için de boğazımı seçti. Bil bakalım, neden benim yürümeye başlamam gerekiyor. 

Artık burada duruyorum. 
Sen gelemiyorsun. 
Benim bacaklarım bana itaat etmiyor, ben bir yere kıpırdayamıyorum. 

Bazen ayakkabılarını giyinmek, demiştim bir kere, kendini bir savaşa hazırlamaktan daha iyi bir seçenek olabilir. Kendimi bağcıklarımı bağlarken görüyorum günlerdir. 

Bu sonsuza kadar buraya hapsedilecek bir vedanın dolunayıdır. 

İnsan doğar. 
Ölür. 


Bitti. 

18 Ekim 2017 Çarşamba

g4

Gitmen gerektiğinden çok emin olduğun zamanlarda bacak kaslarının sana itaat etmeyi bırakması gibi.
Bu hislerin, iç sesin, aklın, kalbin ve vücudun arasında çıkmış bir savaştır, çok aktörlüdür, hepsi senindir ve hiçbiri senin değildir, buradan ancak yenilerek çıkarsın gibi.
Yenilince de çıkmış sayılır mısın, bilemeyiz gibi.
Bundan sonra sana ancak sırtını o çok güvendiğin içinden "geleni yap"lara dönmek düşer, gibi. 

Bazen bilmemek güç verir, sen hep bilmenin gücünün altına ezilmeyi seçmişsin yine de gibi.
Gitsen, bak sadece gitsen, biraz düşünmesen, biraz hissetmekten kaçsan, biraz şu uçurumun kenarından uzaklaşsan, ah, hep aşağı bakmalarla olmaz bu işler biraz da kafanı gökyüzüne çevirsen, ama artık biraz gitsen her şey çözülür, ama düğüm atmaya alışmışsın, bırakınca hayatın keyfi kalmaz sanıyorsun gibi. 
O yüzden hep elinde koca halat, düğüm atıyorsun, boynuna doğru, hep boynuna doğru gibi.
Aklın başına ancak nefesin kesilince gelir, bunu test etmek istiyorsun gibi. 

Şimdi ne yapacağız bilmiyoruz bak bakakalıyoruz birbirimize, gibi.
Küsecek aynamız kalmadığı için de ellerimizden hatırlıyoruz şu kenarımızdaki kırışıklığı hangi yenilgide kazanmışız, şu beyaz saç hangi gecenin dolunayının yansımasıdır yahu bu işleri hep birbirimize mi dar edeceğiz, ama saçlarımız yirmililerimizde beyazlamaya başlamış artık bir kere, kenarlarımız kırışmaya başlamış, gibi. 

En yakın arkadaşın seni bir kuyunun dibini kazımaktan ve sonra orayı kendine ev edinmekten kurtarır, ama o kuyudan yine kendi kendimize çıkarız gibi bak bunun derin bir kötü rüya olduğunu fark ettik, hadi artık uyanmayalım mı, gibi. 

Biliyorum, biliyoruz, bilmelere yeniliyoruz yine, ama birgün yenilmekten sıkılıp biraz da gitmeleri kazanırız, ha gayret şu köşeyi döneriz, düzlüğe çıkarız, söz gibi. 

Gitmem gerekiyormuş gibi, gerçekten gitmem gerekiyormuş gibi,
ama yolumu kaybetmişim, sahip olduğum bütün ışığı yitirmişim gibi.
Bir yol varmış, uzunca süre yürümüşüm,
sonra birden ağır bir kayaya çarpmışım, 
hafızamı kaybetmişim, 
şimdi nerede olduğumu bilemiyormuşum,
ne yapmam gerektiğiyle ilgili bir fikrim yokmuş,
nasıl olacakmış,
nereye gidecekmişim.

Konu bütünlüğünü bir bulutu takılmış izlerken
aklımın içinde kaybetmişim gibi.
Ama anlaşılmak için konu bütünlüğüne ihtiyacım olsaymış, 
çoktan eriyip gitmişim gibi.

Şimdi gitmem gerekiyormuş artık,
bundan çok eminmişim gibi.
Biraz da emin olmanın yorgunluğu altında ezileyim, gibi. 

"Hadi gidelim mi?"

18 Temmuz 2017 Salı

amy

Amy'yi anlıyorum.

Kendini bir türlü anlatamamasını anlıyorum.
Yalnızlığını anlıyorum.
Gidişlerini anlıyorum.

Kendini ayakta tutacak gücü bulamamasını anlıyorum.
Gerçeklikle yetinmekte zorluk çekip, kendine küçük sahte dünyalar yaratma uğraşını anlıyorum.
Ve başamayışını...

Bin büyüklüğündeki yenilgilerini anlıyorum.
Kırgınlıklarını ardından.
Hayal kırıklıklarını da.

Amy'yi anlıyorum.

Gözünü alan ışıkların altında bütün ayrıntılarıyla duran pişmanlıklardan dönüp,
kendi yarattığı ve gün geçtikçe büyüyen karanlıklarda kendini yok etme isteğini anlıyorum.
Başarana kadar durmama motivasyonunu, hiçbir motivasyona sahip olmamanın ta kendisinden almasını anlıyorum.
Hep aynı yenilgilerin etrafında dönmelerin nasıl ustası olup da, döngüleri kırmanın nasıl çırağı bile olamamanın yarattığı pes edişleri anlıyorum.

Dilinin dönmeyişini sonra kaleme sarılışını,
"This ache in my chest,
as my day done now,
the dark covers me, and I cannot run now,
my blood running cold" satırlarındaki ağırlığı,
bu yükün her geçen gün daha da artışışını,
omzuna yaslanmak istediği tek insanın sırtını izleyişini anlıyorum.

Amy'yi anlıyorum.

Bu tükenişleri anlıyorum.
Bu çaresizlikleri anlıyorum.
Keyifleri binlere bölmeyi, üzgünlükleri yalnız kucaklamayı anlıyorum.
Göğsündeki ağrıyı anlıyorum.

En sonunda,
yaptığı her şey için üzgün olduğunu ağlayarak anlatmasını bir dostuna telefonda,
her şeyi düzelteceğine söz vererek bitirmesini sözlerini,
ve bunun onun tarafından uzay boşluğuna uzanan son sözler olmasını anlıyorum.
Amy'yi anlıyorum.

Amy'yi bu gece, hayatımdaki hiç kimseyi anlamadığım kadar anlıyorum.
Anlamak istemezdim.

"I died a hunderd times,
I go back to..."

bir iki