22 Nisan 2013 Pazartesi

Gidişin Hikayesi: -3-

İlk gün "Şu rafların tozları alınacak" diyip ilk bakışta farkedilmeyen kapıdan girip kaybolan adamın dükkanında çalışmaya başlayalı neredeyse iki ay olmuştu.
Zaman çok hızlı geçiyordu ve adam her gün bir şey anlatıyordu. Her gün güzel bir şey anlatıyordu. Her geçen gün daha da güzel bir şey anlatıyordu. Aslında ne anlattığını sonradan hatırlamıyordu. Ama iyi hissediyordu. Adam da "Hatırlamıyorsan, başardık" diyordu o her "Neydi?" diye hatırlamaya çalışıp başaramadığında.
İyileşiyordu.

Küçük bir ev bulmuştu. 
Ne kadar küçük olursa olsun, kendi yemeğini yapabiliyordu, duvarlarına resimler çizebiliyordu hatta bazen banyosunu bile fırçalıyordu hafta sonları.
"İsteyebileceğimden bile daha iyi" diye düşünüyordu hep. Zaten hiç gözü yükseklerde birisi olmamıştı.

Gidişinin ikinci ayıydı. 
Aylardan Hazirandı.
Kışı sevmezdi, güneşe aşıktı.
Her şey inanılmaz yolundaydı.
En azından bir sabah köşedeki büfenin önünde O'nu gördüğünü zannedene kadar.

Hayatında bir "O" diyebileceği birisi vardı.
Ve bu varlık inanılmaz bir ağırlık bindiriyordu omuzlarına bir zamanlar.

"O". Tanrım, çok güzeldi. Her şeyden daha güzel. En güzel.
Dünya üzerindeki bilmem kaç milyonda bir olasılık bir araya gelmişti ve Tanrı eliyle organizmalaştırılmıştı.
İsmi üç harfliydi. 
Göçmendi, acılı bir yolculuktur, herkes bilmez, o şahit olmuştu.
Sesi olması gerektiği gibiydi ki sesiyle uykuya dalardı.
Ellerini hiç görmemişti.
O'nu hiç sinirli de görmemişti, üzgün de, mutlu da.
Ağlarken duymuştu bir kez, çok zordu, o da ağlamıştı.
Teni altın beyazıydı.
Kesin güzel kokardı. 
Ve O, asla dokunulmayacak kadar yakındaydı. O kadar uzak.
Bunun adı aşk değildi.
Ve bu hüzünlü bir durum değildi.
Bir kere onun şehrine gitmişti, gittiğini söylememişti.
"Gel" kadar yaklaşmıştı, ama korkmuştu. Bu nasıl bir korkuydu?
Neyden korkuydu, nasıl korkuydu, neden korkuydu?
Sorgulamamıştı. 
Telefonunu kapatıp kendi şehrine geri dönmüştü.

Sürekli unutmaya çalışıyordu, aslında geçiştirmeye.
Mesela, içinde "It's been a while but i still feel the same" satırı geçen turuncu kafalı çocuğun şarkısını duyunca kanalı değiştiriyordu.
Ya da "You belong to me!" diye haykıran güzel sesli kadının şarkısını hiç dinlemiyordu.
Ayrıca, bütün göçmenlerden de nefret ediyordu. 
Yazılarını yakmıştı ve gözyaşı dökülünce telefonun teknolojisinin altından piksellerinin göründüğü fotoğrafları da silmişti.
Gerek yoktu, yapması gereken tek şey affetmekti ve rahatlamak.
Yapmıyordu.

Düşünerek Adam'ın dükkanından girdi içeri.
"Bugün ben anlatacağım" diye başladı ve bütün hikayeyi bitirmesi tam kırk altı dakikasını almıştı.
Adam, "Ölmelisin, şimdi git" dedi.

Çok sinirlenmişti. 
Bir hışımla kalkıp terketti dükkanı.
Nasıl ölmek? Bu ne demekti?

Ve anladı.
Ölmeliydi.
Ölecekti de.

9 Nisan 2013 Salı

Gidişin Hikayesi: -2-

Dün gece cebinde kalan son parasıyla başını soktuğu pansiyonun rahatsız yatağında uyandığında gördüğü ilk şey tavandaki kahverengi lekelerdi.
Dişlerini o kadar sıkmıştı ki, çenesi ağrıyordu. Kan ter içindeydi ve tırnaklarını avuç içine geçmişti.
Derin derin nefesler alarak kendini sakinleştirmeye çalışıyordu.
Rüyasında ne görmüştü?

Yine koşuyordu rüyasında.
Arkasından gelen var mıydı, bilmiyordu.
Nereye gidiyordu, bilmiyordu.
Zaten kaçmıyordu ve ulaşmaya çalışmıyordu, koşuyordu.
Sonra farkediyordu ki, aslında o hareket etmiyordu. Etrafındaki her şey geriye doğru akıyordu.
Ve bomboş bir karanlığın ortasında kalıyordu.
Sağa ve sola bakıyordu, göremiyordu.
Yeri hissetmiyordu, düşüp düşmediğini bile bilmiyordu.
Nefes alışı duruyordu sonra bir anda.
Ama boğulmuyordu. Acının en doruk noktasında kalıyordu.

Sonra işte, kan-ter içinde uyanışlar, avuç içerine geçen tırnaklar, ağrıyan çene ve derin nefesler.

Oyalanmamalıydı.
Geçici de olsa gününü kurtarabileceği bir işe ihtiyacı vardı.
Üzerini değiştirip kendini sokağa attı.
Sonra ilk "Bizimle çalışmak ister misiniz?" ilanının asılı olduğu dükkandan içeri daldı.

Eski ve şirin sayılabilecek bir pasta dükkanıydı burası.
Sahibi güler yüzlüydü ve her taraf kurabiye kokuyordu. Kurabiyeden nefret ederdi ve sürekli gülen suratlara alışık değildi. Burası ona göre değildi. Ayaküstü bir muhabbetten sonra hemen dışarı çıktı.
İkinci denemesi ise kırık dökük bir kitapçı oldu.
Sahibi sıradandı ve yorgundu. Her taraf toz kokuyordu ve astım hastalığına yakalanmadığı sürece sorun değildi. Burası onun için yaratılmıştı ve aslında burada herkesten saklanabilirdi. Yeni bir başlangıç olacaksa, başladığı yer burası olmalıydı.
Pek bir şey söylemedi etkilemek için, dükkan sahibi de boş sözlerden o kadar bıkmış olacak ki, şartları söyledikten sonra "Şu rafların tozları alınacak" dedi ve arkadaki ilk bakışta farkedilmeyen kapıdan içeri girip gözden kayboldu.

Akşam pansiyona elinde turkuaz bir kitapla girdi. İsmi silinmişti. Zaten bu gece okumayacaktı. Sadece rengi güzeldi.
Acilen kendine bir ev tutması gerektiği fikriyle uykuya daldı.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Gidişin Hikayesi: -1-

Nereye gideceğini bilmeden buraya kadar yürümüştü.
Alıştığı insanların hiçbirini tekrar görmek istemiyordu.
Hepsinden uzakta olmalıydı.
Her sabah aynı insanlarla selamlaşmamalıydı.
Hep aynı büfeden sigarasını almamalıydı.
Sürekli uğradığı mekanın çalışanı "Her zamankinden getiriyorum" diyip gülümsememeliydi.
Kafasındaki şey, en klişesinden "yeni bir hayat"tı.

Tarih birnisanikibinonüç/pazartesi idi.
Saat akşam dokuz.
Gök gürlüyordu.
Üzerine denizleri boşaltıyorlardı.
Cebinde çok az parası vardı.
Müzik çalarının şarjı bitmek üzereydi, gerçi dinleyecek güzel parçaları yoktu eskisi gibi.
Çantasındaki kitapları da kesin ıslanmıştı.
Aç olduğunu hissetmiyordu, ama midesi boştu.
Üşümüyordu.
İnanılmaz ıslaktı ve yorgundu.

Oradan hiç ayrılmamalı mıydı?
Bu hikaye nasıl bitecekti?
Bilmiyordu.

Bildiği ve yapabildiği tek şey yürümekti.
Koşuyordu.